|
Savas TalimatiSAVAŞ TALİMATI
İnegöl'deki linçten sonra Dörtyol'da da ırkçı gruplar Kürtlere saldırıp BDP ilçe binası ile işyerlerini ateşe verdi. Hatay Valisi saldırıların anlayışla karşılandığını söyleyerek 'devam edin' derken, İçişleri Bakanı Beşir Atalay 'Bu Amanosları temizleyin. Ne yaparsanız yapın' diyerek savaş talimatı verdi
ÖNCE İNEGÖL SONRA DÖRTYOL
İnegöl'de Kürtlere yönelik başlatılan linç girişimleri sistemli şekilde sürdürülüyor. Hatay'ın Dörtyol ilçesinde polis otosuna yapılan saldırının ardından sokağa çıkan ırkçı gruplar, önce emniyet önünde toplanıp Kürtlere karşı linç naraları attı. Ardından da Kürtlerin ev ve işyerlerine saldırdı.
POLİS İZLEDİ ONLAR YAKTI
Irkçı histeriyle uzun süre emniyetin önünde bekleyen, polisin izlemekle yetindiği kalabalık grup, daha sonra BDP ilçe teşkilatını basıp 4. kattaki büroyu ateşe verdi. Ardından Kürtlere ait işyerlerine saldırdı. Birçok işyerinin camlarını kırıp yaktı, eşyaları talan etti.
KÜRTLERE SİLAHLI SALDIRI
Gece başlayan olaylar ertesi sabah da devam etti. Toplanan 2-3 bin kişilik bir grup, yeniden Kürtlerin işyerlerine saldırdı. Kürtler ırkçı yönelime tepki gösterince karşılıklı çatışmalar yaşandı, çok sayıda kişi yaralandı. Eve gitmek isteyen Kürtlere de Çerkez Kızı mevkiinde silahlı saldırı düzenlendi
ATALAY: BURALARI TEMİZLEYİN
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Hatay Valisi de linçleri sürdürün talimatı verdi. Bakan Atalay, 'Çevre illerimizin valileri, komutanlarımız, emniyet hepsi burada. Amanosları temizleyin. Ne yaparsanız yapın' diyerek adeta savaş talimatı verirken, vali de 'İnfial anlayışla karşılanmaktadır' dedi.
Bir kişi öldürüldü iddiası
Olayların ardından, resmi işlemler için karakola giden bir yurttaşın 'şüpheli' görülerek karakol önünde taranarak öldürüldüğü ileri sürüldü. Konuya ilişkin bilgi veren BDP Erzin İlçe Başkanı Hüseyin Ür, 'Kaymakam beyle görüştüm. Bana 'bir vatandaş karakola gitmiş ve karakoldakiler de taramış' dedi' şeklinde konuştu.
Kürtlerin can güvenliği yok
BDP Dörtyol İlçe Başkanı Halil Baybaris, saldırıdan önce defalarca Emniyet Müdürlüğü'nü aradığını ve yetkililerin kendisine dönmediğini ifade ederek, 'Şu an kaygılıyız. Bizi korumakla yükümlü olan polis telefonlarımıza cevap vermiyor. Şu an burada bulunan hiçbir Kürt'ün can güvenliği yok. Hepimiz kaygılıyız' diye konuştu.
'Halkımız kendisini savunsun'
Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar konusunda açıklama yapan BDP Eşbaşkan Yardımcısı Nihat Oğraş, 'Saldırıların biri bitmeden diğeri başlıyor. Bu saldırılar organizeli bir şekilde yürütülüyor. Biz halkımıza şu mesajı veriyoruz; saldırılara karşı kendilerini savunsunlar. Özellikle batıda yaşayan Kürtler kendi örgütlülüklerini güçlendirsinler' dedi.
Savaş naraları attılar
Hükümet Kürt sorununun çözümü yerine 'özel ordu' çalışmaları başlatırken, AKP ve MHP'nin Kürtleri hedef gösteren açıklamaları linçlere dönüşmeye başladı. Bursa'nın İnegöl ilçesinde yaşanan linç olaylarının ardından Hatay'ın Dörtyol ilçesinde de sokağa çıkan ırkçı güruh, BDP ilçe binası ile Kürtlere ait çok sayıda işyerini ateşe verdi. Saldırılar karşısında yetkililer tarafından yapılan açıklamalar ise en az saldırılar kadar kaygı uyandırdı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 'Çevre illerimizin valileri burada, bölge komutanlarımızın hepsi burada, emniyet burada. Bu Amanosları temizleyin diyorum. Ne yaparsanız yapın' açıklamasında bulunurken, Hatay Valisi ise, 'Vatandaşlarımızda oluşmuş bulunan infial anlayışla karşılanmaktadır' dedi.
Hatay'ın Dörtyol ilçesinde önceki gün polis aracına sahte plakalı kapalı kasalı kamyonetten uzun namlulu silahlarla ateş açıldı. Saldırı sonucu 4 polis yaşamını yitirdi. Ardından Dörtyol'da bulunan Emniyet Müdürlüğü binasına da silahlı saldırı düzenlendi ve çatışma çıktı. Saldırıda ölen ya da yaralanan olmazken, üç kişi şüpheli olarak gözaltına alındı. Gözaltı olayını öğrenen bir grup ırkçı, emniyet müdürlüğü önünde toplanarak Kürtler alehine slogan attı ve gözaltındakilerin kendilerine verilmesini istedi.
EŞYALARI TALAN ETTİLER
İl Emniyet Müdürü Ragıp Kılıç, Dörtyol Kaymakamı Hayri Sandıkçı, İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Yavuzyolcu ve Belediye Başkanı Fadıl Keskin, toplanan gruba dönük konuşmalar yaptı. Yetkililer tarafından sakinleştirilemeyen ırkçı grup, yürüyüşe geçerek BDP ilçe teşkilatının bulunduğu sokağa geldi. Binaya giren ırkçı bir grup, kattaki eşyaları dışarı atıp, 4'üncü katı ateşe verdi. Kürt karşıtı ırkçı sloganlar atan grup Kürtlere ait bazı işyerlerini ateşe verdi, birçok işyerine de saldırarak camlarını kırdı. İşyerindeki eşyalar ise saldırganlar tarafından talan edildi. Olayların gece geç saatlere kadar devam etmesi nedeniyle bölgeye çok sayıda asker sevk edildi.
SABAH DA DEVAM ETTİ
Ertesi sabah olaylar yeniden başladı. Dörtyol merkeze bağlı Numune Evler mahallesi ve çarşı içinde toplanan 2-3 bin kişilik bir grup, işyerlerine yeniden girerek tahrip etmeye başladı. Saldırılara tepki gösteren Kürtler de sokaklara çıkınca karşılıklı çatışmalar yaşandı. Polisin gaz bombası ile müdahalede bulunduğu olaylarda çok sayıda kişi yaralanırken çarşıdan eve gitmek isteyen Kürtlere Çerkez Kızı mevkiinde kimliği belirsiz kişiler tarafından silahlı saldırı düzenlendi, 2 kişi yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırıldı. Görgü tanıkları ateş açan kişinin sivil olduğunu bildirdi. Yollara barikatlar kuran Kürtler, saldırılara karşılık verdi. Olay yerine gelen BDP Hatay İl Başkanı ve Dörtyol İlçe Başkanı, mahallelerde toplanan binlerce Kürt'ü bir yere toplayarak yatıştırmaya çalıştı.
Atalay: Amanosları temizleyin
Hatay'da yaşamını yitiren 4 polis Adana Adli Tıp Kurumu'ndan alınarak, Adana Valiliği bahçesindeki tören alanına götürüldü. Törene Balyoz soruşturmasında hakkında tutuklama kararı çıkarılan 6. Kolordu Komutanı Korgeneral Nejat Bek de katıldı. Burada bir konuşma yapan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 'Asla yılgınlık olmayacak. Buradan ifade ediyorum. Çevre illerimizin valileri burada, bölge komutanlarımızın hepsi burada, emniyet burada... Bu Amanosları temizleyin diyorum. Ne yaparsanız yapın. Amanosları temizleyin' dedi. Saldırı ardından çıkan olaylara da değinen Atalay, şöyle konuştu: 'Dün İnegöl'de, akşam da o acılı ortamda Dörtyol'da, vatandaşlarımızı tahrik eden, birbirine karşı kışkırtanlar, bunun karşılıksız kalacağını düşünmesin. En hassas olduğumuz ortam odur. Birileri bunu istiyor.'
Vali: Anlayışla karşılıyoruz
Hatay Valiliği, Dörtyol'da gözaltına alınan 3 kişinin serbest bırakıldığını açıkladı. Valilik ayrıca ilçedeki olayları ve saldırıları da anlayışla karşıladığını belirtti. Hatay Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamada, 'Kapalı kasa kamyonetten uzun namlulu silahlarla Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne ateş açıldığı şeklinde çıkan haberler doğruyu yansıtmamaktadır. Dörtyol İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne hiçbir şekilde ateş açılmamıştır. Olayla ilgili olarak yakalanan olmamıştır. Olaydan sonra gözaltına alınan şahısların bahse konu olayla herhangi bir ilgilerinin olmadığı anlaşılmış ve yetkili cumhuriyet savcısının talimatı ile serbest bırakılmışlardır. Vatandaşlarımızda oluşmuş bulunan infial anlayışla karşılanmaktadır' denildi.
Bir kişi öldürüldü
Dörtyol'da polise yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırının ardından, bir işlem için karakola giden bir yurttaşın 'şüpheli' sanılarak karakol önünde taranarak öldürüldüğü ileri sürüldü. Hatay'daki saldırının ardından, bir işlem için karakola giden bir yurttaşın 'şüpheli' gerekçesiyle öldürüldüğü belirtildi. Konuya ilişkin bilgi veren BDP Erzin İlçe Başkanı Hüseyin Ür, 'Kaymakam beyle görüştüm. Bana 'bir vatandaş karakola gitmiş ve karakoldakiler terörist sanarak taramış' dedi' şeklinde konuştu. BDP Hatay İl Başkanı Mehmet İnsan da, görüştüğü emniyet yetkililerinin bir kişinin yaralı olduğunu kabul etiğini ve Adana Balcalı Hastanesi'ne sevk edildiğini belirttiklerini söyledi. İnsan, emniyetin yaralı iddiasına karşılık vatandaşların ve görgü tanıklarının şahsın öldürüldüğünü söylediklerini ifade etti.
'Halkımız kendisini savunsun'
Kürtlere yönelik yapılan saldırıları değerlendiren BDP Eşbaşkan Yardımcısı Nihat Oğraş, 'Saldırıların biri bitmeden diğeri başlıyor. Öyle görülüyor ki bu saldırılar organizeli bir şekilde yürütülüyor. Biz halkımıza şu mesajı veriyoruz, saldırılara karşı kendilerini savunsunlar. Özellikle batıda yaşayan Kürtler kendi örgütlülüklerini güçlendirsinler' dedi. Hatay'a da bir heyet göndermeyi düşündüklerini belirten Oğraş, olaylarla ilgili İçişleri Bakanlığı nezdinde girişimlerini sürdürdüklerini belirtti. Oğraş, 'Bakanlık, kontrolün sağlandığını söylüyor ama polisin gözetiminde hem de İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın orada bulunduğu bir günde bir saldırı oldu. Bu konuda siyasi iktidarın büyük sorumluluğu var' diye kaydetti. BDP Eşbaşkanları ise saldırılara ilişkin bugün Diyarbakır'da basın toplantısı düzenleyecek.
Can güvenliğimiz yok
BDP Dörtyol İlçe Başkanı Halil Baybaris, saldırıdan önce defalarca Emniyet Müdürlüğü'nü aradığını ve yetkililerin kendisine dönmediğini ifade ederek, 'Partimize yönelik bir saldırı oldu. Partimizi yaktılar. Ayrıca çarşı merkezinde Kürtlerin işlettiği kahvelere ise motolofkokteyli atılarak yakıldı. Şu an kaygılıyız. Bizi korumakla görevli olan polis ise telefonlarımıza cevap vermiyor. Şu an burada bulunan hiçbir Kürt'ün can güvenliği yok. Hepimiz kaygılıyız' diye konuştu.
HABER MERKEZİ
Kürt ve kurdistan meselesi
Bölgede yoğunlaşan ama giderek daha da genişleyen çatışmalarda, gerek asker, gerek sivil ya da PKK mensubu binlerce insanın hayatını kaybettiği 90-93 yıllarını hatırlatmaktadır.
ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ (Arşivi)
Cumhuriyet döneminden önce baş gösteren ve aralıklarla devam eden ama her seferinde bastırma politikalarıyla üstü örtülen Kürt Sorunu, bir süredir yeniden ölümlerle gündemin baş köşesine oturdu. Yaşanan şiddet olayları, çatışmalar ve ortaya çıkan sonuçlar gidererek ürkütücü bir boyut kazanırken, cereyan eden olayların aslında bir savaştan farkının olmadığı da giderek daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor.
Hem ölen insan sayısı, hem de yaratılan tahribat olayların sıradan, basit bir güvenlik sorunu olmadığı, toplumsal temeli olan bir çatışma olduğunu gösteriyor. Her ne kadar hükümet ve devletin temsilcileri olayı toplumsal temelden yoksun olduğunu söyleseler de olayların arka planında oldukça ciddi bir toplumsal temel var.
Kürt Sorununda cephe savaşı yok ama her yerde, her mekanda patlak verebilecek bir çatışma söz konusu. Sürekli gerilen, gerildikçe büyüyen, çevresini yakan, yıkan toplumsal bir olay cereyan etmekte. Yediden yetmişe bütün insanları etkileyen ve giderek büyük acılar yaşatan, ekonomiyi baltalayan, insanın psikolojisini parçalayan, yaralayan, doğayı yok eden bir süreç yaşanmakta.
Son günlerde yoğunlaşan çatışmalarla birlikte köy yakma olayları tekrar gündeme gelmiş, Hasankeyf’te üç köy ateşe verilmiştir. Yine operasyon bölgelerinde ki ormanlık alanlar zaman zaman ateşe verilmekte olduğu bilinmektedir. Asker bu yangınları direk sahiplenmese de, çıkan yangınlara müdahaleyi engellemekte olduğu sık sık iddia edilmektedir. Bu gün Cudi, Gabar ve Dersim kırsalında orman yangınları geniş bir alanda devam ettiği halde, hiçbir müdahaleye izin verilmememktedir. Çünkü yangını çıktığı bölgeler operasyın alanları ilan edilmiş, insansızlaştırılmıştır… Bu yangınların hangi amaçla çıkarıldığını sormadan, neden söndürülmediği sormak belki de birinci sorunun da cevabı olacaktır.
Bu çatışma temelli yaşanan sivil kayıplar, gözaltı ve tutuklanmalar ve demokratik gösterilere müdahale yöntemleri; hükümetin, devletin güvenlik kurumlarının Kürt Sorununu bir kez daha, şiddetle çözme politikalarında ortaklaştığını göstermektedir…
Sınır bölgelerinden gelen haberler, yapılan askeri sevkiyatlar ve süren operasyonlar gelecekte daha büyük acıların yaşanacağının habercisidir.. Bölgeye sevk edilen tank ve top öylesine bir tatbikat için bölgeye kaydırılmamıştır..Bu ağır silahların kullanıldığı, kullanılacağı gizli tutulmadığı gibi, yeni ek tedbirlerden bahsedilmektedir. Bu durumda çatışmaların şiddetleneceği kaçınılmaz olacağı gibi, kayıplar da artacaktır.
Bölgede yoğunlaşan ama giderek daha da genişleyen çatışmalarda, gerek asker, gerek sivil ya da PKK mensubu binlerce insanın hayatını kaybettiği 90-93 yıllarını hatırlatmaktadır. Bu gün bile insanın tüylerini diken diken eden olaylar zinciri, o dönem işlenen faili meçhul cinayetler, kayıplar, köy yakmalar, göçertmeler, çatışmalarda ölen insan sayısı olayların ne kadar acımasızca yaşandığını bizlere göstermektedir.
90-93 yılları, çatışmaların doruğa ulaştığı yıllar olarak zihinlere kazındı. Binlerce faali meçhul cinayet işlendir,,insanlar kaybedildi, köy yakıldı ve bölge adeta insansızlaştırıldı. Yaşanan çatışmaların tümü basına, kamuoyuna yansımıyor olmasına rağmen, gelen haberler iç burkan, can sıkan nitelikte olup, karanlık günleri hatırlatır niteliğindedir... Ki bölgede üstü örtülen onlarca olay cereyan ediyor, ölümlere, sakat kalmalara neden oluyor..
Bu gün yaşanılanlar belki 93 sürecini de geride bırakacaktır. Çatışmaların ve sivil kayıpların oranı ele alındığında tehlikeli bir tırmanışın olduğu açıkça görülecektir. Hatay ve Lice’de kurşunlara hedef olan siviller meselenin geldiği düzeyi gösterme açısından önemlidir. Yine geldiği noktayı gösterme açısından cezaevinde bulunan ve TMK kapsamında gözaltına alınıp, yargılanan 4 bin çocuğun durumu gelinen tehlikeli aşamayı göstermesi oldukça dikkat çekicidir.
Okul sıralarında okurken, bir gösteriyi izlerken ya da bir gösteriye katılırken gözaltına alınıp, tutuklanan çocukların durumu savaş halini bile geride bırakmıştır. Savaş hukukunda bile çocukların hapis edilmesinin önünde ciddi engeller varken, bu gün TMK kapsamında çocukları hapsetmek oldukça kolay ve olanaklıdır. Polise bir taş atmanın bedeli, bu yasalara göre örgüt üyeliğiyle nerdeyse eş değerdir. Çocuklarını hapseden, yaşamlarının baharında karanlığa mahkum eden kaç ülke var yeryüzünde? Bu çocuklar serbest kalsalar bile bu güne kadar yaşadıkları travma onları nereye itecektir dersiniz? Tahmin etmek hiç de zor değil.
Çatışmaların geldiği düzeyi anlamak için son bir yıllın rakamlarına bakmak yeterlidir. Yaşanan çatışmalarda sivil, asker ve PKK’li ez az 600 kişi hayatını kaybederken, sadece Haziran ayında ölenlerin sayısı 300'e yakındır..
Yine son bir yıldır devam eden KCK operasyon kapsamında 1600 Kürt Siyasetçi tutuklanmıştır. Ki tutuklananların içinde seçilmiş belediye başkanları, eski belediye başkanları, il genel meclis üyeleri, belediye meclis üyeleri ve DTP’nin genel başkan yardımcıları görevi yürütenler olduğu gibi, DTP üyeleri vardır.
Yani bu gün süren çatışmaların alt yapısı bir yıldan fazla süredir hazırlanıyor... Hem de açılım tartışmalarıyla birlikte.
Neden açılım tartışmalarından, acımasızca yürütülen bir çatışma ortamına girildi?
Bu bir kısır döngü mü, yoksa siyasetin bir gereği mi?
Bu durumunun bir sonuç olduğu anlaşılıyor.
Demek ki hükümet, devlet ve askeri yetkililer bir yandan açılımı tartışırken, bir yandan da bu günlere hazırlık yapmış.
Kürtlerin demokratik taleplerini ifade eden siyasi alanı önce bertaraf ederek, ortamı terörizme etmeyi hedeflemiş.
Açılım tartışmalarından gelinen noktaya bakın lütfen.
Daha çok ölüm, daha çok kan…
Klasik bir Türkiye siyaseti. Çözüm tartışmalarının ortasında silahlar devreye giriyor. Söz hükmünü kaybediyor çarçabuk.
Bu güne kadar süre gelen çatışmalarda bütün hükümetlerin aktörlüğü var aslında. Herkes bir yerinden çekerek bu günlere getirildi.
Bu kez aktör AKP. Açılımın mimarı olan Adalet ve Kalkınma Partisi.
Sorunu çözme iddiasıyla ortaya çıkıp, Kürt Sorununu ateş çukuruna iten bir hükümet.
Oysa sorunu çözmenin nüveleri ve olanakları her zamankinden daha fazlaydı. Ortada ne muhatapsızlık, ne de bulanıklık vardı. Ve en önemlisi mecliste yer alan bir BDP gerçekliği söz konusuydu. Çatışmalar kısmen bitmiş, PKK ateşkes kararına genellikle uyuyor, legal siyasetin önünün açılmasından bahsediyordu.
Mecliste grubu olan BDP gerçekliği bile tek başına bir çok olayı çözmenin kapısını kolayca aralamaya yeter, artardı bile. Ama anlaşılan hükümet ve devletin çekirdeği sorunu kendi çerçevesinde çözmekten başka yol kabul etmedi, doğrularını çözüm diye topluma dayatmayı tekrar denemeyi seçti.
Peki bu nasıl bir çözümdür ki, otuz yıldır aynı tekrarı yaşıyor?
Peki bu nasıl çözümdür ki ölümlerden başka bir yol barındırmıyor?
Son otuz yılda çatışmalarda 400 milyar dolardan daha fazla para harcandığı, 40 bin kişinin öldüğü, 17 bin faali meçhule gittiği, 4500 köyün boşaltıldığı, 1 milyon 200 bin kişinin yerinden yurdundan göç ettirildiği söyleniyor. Ki bu rakamların doğru olduğu, hatta bazı kalemlerde sayının çok daha fazla olduğu da biliniyor.
Peki bu gerçek ama iç burkucu bir tablo orta da dururken, çözümsüzlük neden hala tek seçenek olarak topluma dayatılıyor ?
Bir elli bin insanın daha mı hayatını kaybetmesi isteniliyor?
Geçmişte denenen yöntemlerin tekrar devreye sokulup, insanların ölmesini sağlamak kime, neye yarayacak?
Yok mu başka bir yol, yöntem?
Peki, 30 yıldır bütün konsept ve operasyonlara rağmen, PKK yok oldu mu?
Herkes biliyor ki PKK yok olmadığı gibi, giderek daha fazla taraftar buldu ve tam bir siyasal hareket haline geldi.
Toplumun genelini kapsayan bir akıl yürütme hareketi bu çatışma ve yangını durdurmalı.
Durdurmalı, yeti bu kadar kan, bu kadar can?
Tartışı-Yorum kategorisindeki tüm haberler »
Okur Yorumları (9 Yorum)
kurt kimligi uzerindeki sinifsal baskiya hayir - 21/7/201021:51
yazarin belirtigi gibi, farkli çozumu olan ortaya koysun. Hatta sadece ortaya koymasin çozsun. Yazinin bilinir klasik olmasi degil dogrulari dile getirip getirmedigi onemlidirki, bence herbireyin kendisine anlatmasi gereken dogrulardan baska bir sey degil. Istersek yok kabul edelim yilardan beri yaptigimizi yapalim. Sorun var olmaya devam etmeyecekmi? Aci birgun dolayli biçimdede olsa gelip bizede dayanmiyacakmi? Sadece analarin acilari diye disardan izlemeye çalistigimiz bu çeliski yumagi bir gunde bizim kucagimiza dusmeyecekmi? Bu durum Eger tarihsel ve toplumsal bir problem olmasaydi. çoktan çokmus kendi haksizliginin yanlizliginda bogulmustu. Kuçumseyip yukardan bakmanin geregi yok. Turk kimliginin kurt kimliginden ustun tutmanin bunalimi her eve ates olarak dustu. SIYAHIN BEYAZSAN USTUN OLMADIGINI kabul ettiginiz gibi hiç bir kimligin digerinden ustun olmayacagini da gorun ve irkçilik yapmayin derim kurt kimligi uzerindeki sinifsal baskiya herkes hayir demeli ve hakini ortaya koymalidir.
burçakyaylasi - okurun diğer yorumları için tıklayınız
Savcı: Şerzan Kurt’u polisin öldürdüğü açıkMuğla’da Mayıs ayında ülkücülerin provokasyonu sonucu Kürt gençlerle bu grup arasında yaşanan gerilimde ölen Şerzan Kurt’un ölümüyle ilgili davada polis, Kurt’un polis kurşunuyla öldüğü sonucuna ulaştı.
Muğla'da 11 Mayıs'ı 12 Mayıs'a bağlayan gecede ülkücülerin Kürt öğrencilere saldırması sonucu çıkan olaylarda Şerzan Kurt isimli öğrenci vücuduna aldığı kurşunla yaralanmış, tedavi altına alındığı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitirmişti. Şerzan’ın polis silahından çıkan kurşunla öldüğü iddia edilmişti.
Olaylarla ilgili olarak Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Başsavcılık soruşturma kapsamında dinlediği tanıklar ile incelenen görüntü kayıtlarının ardından iddianamesini hazırladı. İddianamede olay günü orada bulunan ve dinlenen tanıkların yanı sıra ismini vermek istemeyen ve olayları baştan sona gördüğünü beyan eden gizli bir tanık, ifade verdi.
DİHA’nın haberine göre savcılık iddianamesinde, olayın gelişiminin anlatıldığı bölümde şüpheli G.Ş. ile Oktay Kebapçı'nın beylik silahlarını çıkararak, havaya ateş edip, koşmaya başladığı ve çevik kuvvet polisinin de Kürt öğrencilere gaz bombası attığı ifade edilerek, "Bu sırada göstericilerin geri dönerek kaçmaya başladıkları sırada Kıbrıs Pastanesi önüne gelen polis memuru G.Ş., daha önce havaya ateş etmesinin aksine bu kez silahını göstericilerin üzerine doğrultarak, bir kaç el ateş ettiği ve bu atışlar sırasında Şerzan Kurt'un sol omuz arkasından giren ve her iki ciğerini, omuriliğini parçaladıktan sonra sağ omuz başından çıkan kurşunun etkisiyle yere düştü" denildi.
Gizli tanık: Sadece G.Ş. ateş etti
Gizli tanığın iddianameye yansıyan ifadeleri ise şu şekilde: Polislerle heykel tarafından gelen grubun karşı karşıya kaldığı sırada üniformalı polislerin arasından çıkan kel kafalı, çizgili, uzun kollu tişört giyen polis olduğunu düşündüğü bir kişinin elinde silah olduğu halde üniformalı polislerin ortasından elindeki silahı öğrencilere doğrultarak birden fazla ateş ettiğini, bu ateşle birlikte öğrencilerden birisinin vurularak yere düştüğünü, aynı anda gaz bombalarının atılmaya başladığını, kel kafalı, üzerinde çizgili tişört bulunan polisin silahını öğrencilere doğrultarak ateş etmeye başlamasının ardından birinin vurulup vurulmadığını merak edip ileri baktığında grubun içinde bir şahsın vurulduğunu gördüğünü ve olay anında bahsettiği kel kafalı çizgili tişörtlü şahıs dışında ateş eden bir başka kişiyi görmediğini, polislerin ve bir kısım göstericinin vurulan kişinin başına toplandığını ve silahla öğrencilerin üzerine ateş eden çizgili tişörtlü kel şahsın atışların ardından bir öğrencinin vurulduğunu görünce geriye dönerek olay yerinden uzaklaştığını beyan etti. Israrla tanığa sorulan soruların ardından verdiği cevaplarla da öğrencinin vurulduğu anda çizgili tişörtlü kel kafalı şahsın dışında ateş eden başka kimseyi görmediğini söylemiştir.”
Savcı: Kurt’u yaralayanın G.Ş. olduğu açıkça görülmüştür
Savcılıkta ifadesi alınan gizli tanığın, Muğla Emniyet Müdürlüğü'nce savcılığa gönderilen 16 resim arasından ateş eden polisi teşhis ettiği belirtilen iddianamede, "Açık kimliği yazılı bulunan ve üzerinde çizgili uzun kollu tişört bulunan şüpheli G.Ş.'yi teşhis etmiş, ancak şüphelinin olay günü resimdekilerin aksine ayağında iskarpin değil beyaz spor ayakkabı bulunduğunu beyan etmiştir. Bu beyan doğrultusunda Komiser Hamdi Bey Polis Merkezi'nin güvenlik kamerasından temin edilen görüntülerden 5 numaralı danışma kamerasına ilişkin görüntülerden 12.05.2010 tarihli saat 01.23'de görüntüye giren üzerinde yeşil lacivert uzun kollu tişört, ayağında beyaz spor ayakkabısı ve kot pantolon bulunan şüpheliyi göstererek olay günü öğrencilere ateş eden ve bir kişiyi yaralayan kişinin şüpheli G.Ş. olduğunu açık ve net bir şekilde tespit ettiği görülmüştür" denildi.
Polisler: Kürt öğrenciler ateş etti
Olay günü orada bulunan polisler ise savcılığa verdikleri ifadede polisler G.Ş. ve O.K.'nin Kürt öğrencilere direkt ateş etmediğini, havaya ateş ettiğini savunarak, Kürt öğrencilerin bulunduğu yerde birkaç el cılız silah sesi duyduklarını ileri sürdüler.
Muğla Valisi Ahmet Altıparmak da olayın ardından yaptığı açıklamada, Kurt'u vuran mermilerin polisin silahına ait olmadığını iddia etmişti.
Devlet Teror orgutunun belgeleriPAZARTESİ KONUŞMALARI 12.07.2010
Neşe Düzel
Hüseyin Oğuz: ‘Öldürüp, kelle vergisi aldılar’
Yazıyı Paylaş:
Neşe Düzel köşe yazılarını web sitenize ekleyin
“Ölen terörist karşılığında ‘kelle vergisi’ diye bir para veriliyordu. Bu yüzden terörist diye çobanlar, gariban insanlar öldürüldü. Karşılığında paralar alındı.”
“Yıllar önce ERNK vardı. Şimdi KCK var. Bu siyasi yapıyı yok edemezsiniz. PKK’nın artık şehirlerde direkt silahlı eyleme giren bir kadrosu var. Bu kadro dağa da gider.”
“JİTEM’e eleman almadan önce, fikir yapısı bize uyar mı diye araştırıyorlardı. JİTEM’de ideolojik bir akım vardı. Sadece ülkücü kökenliler istihbarat yapıyordu JİTEM’de.”
* * *
NEDEN HÜSEYİN OĞUZ
Genelkurmay Başkanı geçen hafta malum konuşmalarından birini daha yaptı ve Ergenekon davası sanıklarından JİTEM’ci bir komutana açıkça ismini vererek sahip çıktı. Eğer JİTEM ve JİTEM’ciler, bu kadar sahip çıkılacak bir yapılanma idiyse, acaba niye ordu yıllarca JİTEM’in varlığını reddetmişti? Gene niye acaba Ergenekon davasında yargılanan askerlerin çoğunun yolu bir dönem Doğu ve Güneydoğu’dan geçmişti ve JİTEM’le buluşmuştu? Bölgedeki faili meçhul cinayetler, toplu mezar iddiaları niye hep JİTEM’le ilgiliydi? Bugün devam edip etmediğini bilmediğimiz bu son derece tehlikeli istihbarat ve operasyon yapılanması neler yaptı? JİTEM’de çalışan itirafçıların birçok cinayeti açıklamalarına rağmen neden bu cinayetler hiç soruşturulmadı? Neden bugün Genelkurmay Başkanı, JİTEM cinayetlerinden yargılanan bir albaya sahip çıkmaya çalışıyor? Neden ordu, JİTEM’in varlığını sürekli reddetmeye uğraşıyor? JİTEM’in işlediği cinayetleri Ankara’daki karargâh biliyor muydu? JİTEM, uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgilendi mi? Silah ve insan kaçakçılığı yaptı mı? Haraç topladı mı? JİTEM’in tetikçisi Yeşil yaşıyor mu? Bütün bu soruları, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde Jandarma istihbarat elemanı olarak görev yaptığı on bir yıl boyunca sadece PKK’yla değil, asker, polis, korucu ve itirafçı gibi devletin kadrosundaki görevlilerin yasadışılıklarıyla da mücadele eden ve Ergenekon çetelerinin ilk habercisi olan Yüksekova çetesini ortaya çıkaran ve bu uğurda büyük bedeller ödeyen, yaşayabilmek için bir dönem İzmir Karaburun’da çobanlık yapan Emekli Astsubay Hüseyin Oğuz’a sorduk. Çok net, çok cesur cevaplar aldık. Hüseyin Oğuz’un ‘Ömrüm’ adını verdiği kitabı Lagin Yayınları’ndan yeni çıktı.
* * *
NEŞE DÜZEL: JİTEM nedir?
HÜSEYİN OĞUZ: JİTEM’in açılımı, Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’dir. Jandarma Genel Komutanlığı’nın bünyesinde kurulmuş bir istihbarat timidir bu. Ama şunu söylemek lazım. İçişleri Bakanlığı’nın bilgisi olmadan JİTEM kurulamazdı. Çünkü istihbarat ödeneklerini İçişleri Bakanlığı veriyor. JİTEM, Genelkurmay Başkanlığı’nın ve İçişleri Bakanlığı’nın bilgisi dâhilinde Jandarma Genel Komutanlığı tarafından kuruldu.
Neden ordu, JİTEM’in varlığını sürekli reddetmeye uğraşıyor?
JİTEM’de görev yapanlar Silahlı Kuvvetler’in personeliydi. Bunların, Doğu ve Güneydoğu’da yaptıklarının faturası çok ağır olduğu için ordu JİTEM’i reddediyor. Şöyle anlatayım. JİTEM, terörle mücadele edecek diye kuruldu, yaptığı ise tam tersi oldu. Terörün alt yapısını oluşturdu, terörün devam etmesine ve artmasına, insanların dağa çıkmasına neden oldu. Eğer gariban vatandaşı götürüp öldürürseniz ve cesetlerini de köpeğin önüne atarsanız, terörün bitmesini engellersiniz. Terörün devam etmesini sağlarsınız. JİTEM’in yaptığı yanlışların faturasını ödemek gerçekten çok zor!
Ordu, JİTEM’i niye durdurmadı?
JİTEM kontrolden çıkmış bir güçtü. Devletin her türlü gücünü kullanan başına buyruk bir yapıydı. Yasadışı faaliyetlerin içine girmişti. Hakkâri, Yüksekova, Silopi, Bingöl, Van, Elazığ, Mardin, Cizre gibi yerlerde JİTEM timleri vardı. Bu timler Diyarbakır Grup Komutanlığı’nın şemsiyesi altındaydı ve direkt Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlıydı. Kimseye hesap vermiyorlardı. Mesela Diyarbakır’daki time oradaki bölge komutanı da karışamıyordu.
Time bölge komutanı nasıl karışamaz?
Karışamıyordu. Yedinci Kolordu Komutanı’nın JİTEM’e sözü geçmiyordu. JİTEM’ciler kendi başlarına bir sistem kurmuşlardı. Jandarma istihbarat elemanı olarak bizler de korkuyorduk JİTEM’den. Benim hakkımda bile PKK adına faaliyet yürütüyor diyebilirlerdi. Bizim için de çok korkutucuydu JİTEM.
Komutanlar da korkuyor muydu JİTEM yapılanmasından, JİTEM’cilerden?
Sorduğunuz soru az bile. Generaller suikasta kurban gittiler. Ortada öldürülmüş dört general var. Hulusi Sayın var, İsmail Selen var, Eşref Bitlis var, Bahtiyar Aydın var. Bu ölümler, kurum içindeki çarpık yapılanmadan ötürü olduğu için bu suikastların üzeri örtüldü.
Siz JİTEM’de çalıştınız mı?
Hayır çalışmadım. Ben sadece İl Jandarma Komutanlıklarının bünyesindeki istihbarat birimlerinde çalıştım. Benim kadrom araştırma- sorgulamaydı. Ben Jandarma Genel Komutanlığı’ndan emekli oldum ve bu tür yasadışı unsurlarla ve faaliyetlerle hep mücadele ettim. Zaten önemli olan, terörle lekesiz mücadele edebilmektir ve yasadışılığı affetmemektir. Eğer mesai arkadaşınız uyuşturucu işine bulaşmışsa, onu affetmeyeceksiniz. Ben, Yüksekova çetesini de affetmedim ve bu yüzden başıma her türlü şey geldi. Yüksekova çetesinde polisler, askerler, korucular, itirafçılar birlikte uyuşturucu, silah işi yapıyordu. Ben o çeteyi ortaya çıkararak, dokuz faili meçhul cinayeti aydınlattım. Zaten ben istesem de, beni JİTEM’e almazlardı.
Niye almazlardı?
Onlar, fikir yapısı bize uyar mı diye araştırıyorlardı. JİTEM’de ideolojik bir akım vardı. Sadece ülkücü kökene dayanan kişiler istihbarat yapıyordu JİTEM’de. Ben hiçbir partiye üye olmadım hayatımda ve hiçbir ideolojiyi de benimsemedim.
JİTEM neler yaptı?
JİTEM, bölge insanına çok eziyet etti. İnsanların dağa çıkmalarına sebep oldu. Teröre yeni adam kazandırdı. JİTEM’ciler Kürtlere düşmandı. Vatandaşları, Kürt olmaları nedeniyle öldürdüler. Bölgede vatandaşları usulsüz olarak içeri aldılar ve öldürüp yol kenarına attılar. İnsanların paralarına, mallarını, koyunlarına el koydular.
JİTEM, uyuşturucu kaçakçılığıyla da ilgilendi mi?
Bunlar, uyuşturucu ve silah işi yaptılar. Kaçakçılarla birlikte çalıştılar. Mesela birinde uyuşturucu varsa, o uyuşturucuya el koyup, kendileri sattılar. Ayrıca Jandarma İstihbarat olarak bizim soruşturmalarımızı da engellediler. Mesela uyuşturucu kaçakçılığını takip ediyoruz, bu işten nemalanan JİTEM’ciler bizi engelliyorlardı. Silah kaçakçılarının peşine düşüyoruz, bir bakıyoruz ki JİTEM’ciler karşımıza çıkıyor. Kaçakçıları biz takip ediyoruz diye yalan söyleyip bizim takibi durduruyorlardı.
JİTEM’de çalışan itirafçılar yani eski PKK’lılar, daha sonra JİTEM’in birçok cinayetini kamuoyuna açıkladılar. Bu cinayetlerden siz haberdar oldunuz mu?
Haberdar oldum tabii. Ben o bölgede on bir yıl kaldım ve bazı cinayetlerin de bizzat soruşturmasını yaptım. Malatya - Elazığ arasında Kömürhan Köprüsü vardır. 1995’te Silvanlı bir delikanlıyla Fatma isimli bir genç kızın cesedi bulundu orada. Mermiler Makine Kimya çıkışlıydı. İki gencin gözleri askerî nevresimden kesilmiş bezle bağlanmıştı.
Kimdi bu iki genç?
Bu iki genç yeni arkadaş olmuşlar. Oğlan Sivas’ta iki yıllık üniversiteyi yeni bitirmiş ve sağlık memuru olmuştu. Bu pırıl pırıl iki genç parkta gezerlerken, Diyarbakır JİTEM tarafından elde hiçbir bilgi ve dayanak olmadan keyfî olarak içeri alınıp sorgulanmışlardı. Bu iki genç JİTEM’de bazı işkencelere tanık oldukları için de infaz edilmişlerdi. Sonra cesetleri getirilip Kömürhan Koprüsü’nün altına atılmıştı.
Peki, neden bugün Genelkurmay Başkanı, JİTEM cinayetlerinden yargılanan bir albaya hâlâ sahip çıkmaya çalışıyor?
Hiçbir anlam veremiyorum... Bu soruya cevap vermeyeyim ben. Yalnız şu var. Bu cinayetlerin artık faili meçhul tarafı kalmadı. Gerçek şu ki, artık bu cinayetlerin ya ‘failleri belli’ oldu ya da ‘failleri firari’ hale geldi.
JİTEM tarafından işlenen bu cinayetleri, Ankara’daki karargâh biliyor muydu?
Bilmemesi mümkün değil. Çünkü onlara vukuat raporları gider. Yani meydana gelen olayların hepsi tutanakla tesbit edilir ve ilgili birimler kanalıyla İçişleri Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na ve Jandarma Genel Komutanlığı’na gider. Mesela biz Silvanlı çocukla Fatma’nın bilgisini Ankara’ya çekmiştik. Jandarma Genel Komutanı’nın bu cinayetten haberi var.
JİTEM’de çalışan subaylar ne oldu daha sonra?
Çoğu emekli oldular. Durumları iyi. Kimi emlakçilik yapıyor. Kiminin yazlıkları var. Biliyor musunuz, bunlar birbirlerini bulurlar.
Nasıl bulurlar?
Bunlar, ekiplerini gene kurmuşlardır. Bunlar birbirlerinden kopmazlar. Yasadışı olaylar onlara zevk veriyor. JİTEM’in PKK’yla mücadele için kurulduğu söylenir ama, hangi PKK’yla mücadele etmişler bunlar? Bunların, PKK’yla mücadele ile alakaları yoktu. Gidip köyden masum insanları alıp götürmek ve öldürmek, sonra cesetlerini derenin dibine atmak PKK’yla mücadele etmek mi? Adamı öldürüyorsun, köpeklerin önüne atıyorsun? Böyle terörle mücadele mi olur?
İnsanları köpeklerin önüne mi attılar?
Bunu JİTEM tetikçisi Kahraman Bilgiç söylüyor. Cesedi yakıp köpeklerin önüne atmışlar. Hem, Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşların hepsinin PKK’yla ne alakası var? JİTEM, kendi yasadışı işlerini PKK’yla mücadele çerçevesine oturtuyordu. Mesela benim ortaya çıkarttığım Yüksekova çetesinde de her türlü yasadışı iş, düzen vardı. Adamın birini arazisinde yakalamışlar ve bin beş yüz dolarını almışlar. Adamcağız, bari namaz kılayım da ondan sonra öldürün beni demiş. Beklememişler bile. Yüksekova çetesi Ergenekon’un bir parçasıdır. Her şey daha o dönemde ortaya çıktı da ne oldu?
Yüksekova çetesi yargılanmadı mı?
Dava zamanaşımına uğradı. Onlar aklandılar. Ben ise Elazığ Sekizinci Kolordu’nun şikâyetiyle neredeyse PKK’lıyım diye tutuklanıyordum. Neredeyse ben faili meçhul olacaktım, infaz edilecektim. O dönemde CHP milletvekili olan Esat Canan Yüksekova çetesini CHP’nin gündemine getirerek benim canımı kurtardı. O sırada CHP Sivas Milletvekili olan Mahmut Işık bana çok yardım etti. CHP bu iki değerli ismi de parti dışında bıraktı. Eğer Yüksekova çetesinin altındaki derin oluşumlar o dönemde ortaya çıkarılıp üzerine gidilseydi...
Sonuç ne olurdu?
Belki bugün örgüte katılım azalırdı. Çünkü terörle mücadele etmek demek, bu olayları aydınlatmaktır. Terörle mücadele, eline silah alıp gidip dağdakini öldürmek değildir. Terörle mücadele vatandaşla barışmaktır. Ama sen terörle mücadele ediyorum diye vatandaşa hakaret ve eziyet ediyorsun. Sonra da ona, “sen benim yanımda değilsin” diyorsun. Ben de olsam yanında olmam. Ben de olsam dağa çıkarım.
Peki, JİTEM insanlardan haraç topladı mı?
Onlar haraç demezler. Onlar, topladıkları paralara ‘tahsilât’ derler. PKK ise buna ‘vergilendirme’ der. Diyelim ki iyi para kazanan bir Kürt işadamısınız. JİTEM geliyor, sizin başınıza çöküyor. “Bize bu kadar vereceksin” diye sizi tehdit ediyor ve ‘tahsilâtı’ yapıyor.
JİTEM’cilerin ordu içindeki konumları neydi? Diğer subaylar onlara nasıl davranıyordu?
Sağduyulu ve askerî okul terbiyesi görmüş insanlar onlara yaklaşmak dahi istemiyorlardı. TSK’da çok değerli insanlar var.
Yeşil yaşıyor mu?
Tabii yaşıyor. Çok zengin olduğunu biliyorum. Geçmişte beraber çalıştığı birkaç emekli JİTEM’ci var. Onlar mecburen Yeşil’i koruyorlar. Yeşil’in ilişkiler ağı çok büyük. Eğer devlet onu korumasaydı Yeşil yakalanırdı. Düşünün, Susurluk kazası olduktan ve Susurluk olayı ortaya çıktıktan sonra, hatta Tarık Ümit öldürüldükten sonra da Yeşil’in hâlâ Ankara’da Cinnah Caddesi’nde bir yazıhanesi vardı. Yeşil söylenildiği gibi öyle ortadan falan kaldırılmadı.
Susurluk çetesinin en büyük cinayetlerinden biri Tarık Ümit cinayetiydi. MİT’in elemanı olan Tarık Ümit’i, MİT’e çalışan Yeşil mi öldürdü?
Evet, Tarık Ümit’i Yeşil öldürdü. Ensesinden tek kurşunla öldürüldü. Zaten Yeşil’in stili buydu. Enseden tek mermiyle işliyor o cinayetlerini. Zaten ölüm nedeni iki mermiyse, kesinlikle fail o değildir. Tarık Ümit cinayeti çok büyük bir olaydır. O cinayet çözüldüğü zaman her şey ortaya çıkar.
Tarık ümit niye öldürüldü?
Tarık Ümit’in üzerindeki mal varlığına, elindeki paraya göz koyuldu. Duyduğum şu ki, öldürülmeden önce mal varlığına Noter’den el koydular. Tarık Ümit’in soruşturma evrakları bana geldi. Soruşturmayı başlatan Ahmet Demirtaş Astsubay güzel bir yere kadar gelmişti ve soruşturma orada kesildi. Sahte evraklarla cinayet örtbas edilmek istendi. Demirtaş, Tarık Ümit’i hangi petrol istasyonundan kim, nasıl kaçırdı ve kime teslim etti biliyor. Tarık Ümit’i Yeşil’in ciple alıp götürdüğünü biliyor. Üstelik... Tarık Ümit’i Yeşil’le birlikte bir kişi daha infaz etti. O ismi vermiyorum.
Niye vermiyorsunuz?
Bilerek vermiyorum. Kendimi güvenceye alıyorum. Çünkü Yeşil gibi o da hâlâ sağ. Tarık Ümit cinayeti çok büyük bir olaydır. Bu olayın arkasında çok büyük bir ağ var. Eğer bu cinayet aydınlanırsa, Adapazarı-Sapanca- Bolu şeytan üçgeninde öldürülenler ortaya çıkacak ve faili meçhuller aydınlanacak. Behçet Cantürk olayı da, Savaş Buldanlar da aydınlanacak. Tarık Ümit cinayeti çözüldüğü zaman sistem çözülecek ve çökecek. Çünkü bu ve buna benzer olaylar, failler zinciri bütünüyle ortaya çıkacak. Bu üçgendeki cinayetler çözüldüğü zaman Ergenekon’daki faili meçhul olaylar da açığa çıkacak.
Peki... General Bahtiyar Aydın’ı kim öldürdü?
İsim vermeyeceğim. Hangi albay Diyarbakır’a suikast silahı olan Biksi ve Kanas’ı götürdüyse, o yaptı bu işi. 4 No’lu DGM’de albayın kendi ifadesinde var bu. O albay yanında Kahraman Bilgiç’le bir tetikçiyi daha götürdü. Bahtiyar Aydın’ı Lice’de bir operasyona çektiler ve onu orada ensesinden bir kurşunla öldürdüler. Bahtiyar Aydın’ı öldüren suikast silahı zaten PKK’da yoktu.
OHAL valisinin bilgisi dâhilinde miydi JİTEM’in yaptıkları?
Onun bilgisi olmadan JİTEM bir şey yapamazdı ki. JİTEM’i il Jandarma Komutanı engelleyemezdi ama OHAL Valisi engelleyebilirdi. Çünkü hepsinin tepesinde OHAL Valisi vardı. Her gün sabah saat on birde OHAL’de toplantı yapılıyordu. Bu toplantıya JİTEM’i temsilen de biri katılıyordu. OHAL Valisi’nin izni olmadan bir şey yapılamazdı.
Bugün bir kesim OHAL’i gene geri getirmek istiyor. OHAL’le aslında nasıl bir düzen isteniyor?
OHAL’i geri getirmek tarihî bir hata olur. OHAL döneminde vatandaş kan ağlıyordu, göçe zorlanıyordu. İnsanlar yanlış uygulamalardan, operasyonlardan ve terörden yılmışlardı. OHAL, yaptığı baskılarla, vatandaşta daha çok devlete karşı nefret duyguları uyandırdı. Akıllı olan bölgeden kaçtı. OHAL döneminde insanlar kirlendi. Çünkü namuslu yaşamak mümkün değildi. İnsanlar çarpık yapının içinde kire bulaştılar. Yaşamak için yanındakileri PKK’lı olmadığı halde PKK’lı diye ihbar ettiler.
Nasıl ihbar ettiler?
O zamanlar, ölen terörist karşılığında ‘kelle vergisi’ diye bir para veriliyordu. Bu yüzden terörist diye öldürülen çobanlar oldu ve karşılığında paralar alındı. OHAL çok sakıncalı bir yapıydı. Bölge halkı bütün bu yaşananları unutmadı. Bakın bölgede tek sorun terör değil. Asıl bölge halkı birbiriyle barışık değil. Bu yüzden ilk iş olarak önce bölge halkını birbiriyle barıştırmak lazım.
Kürtlerle Kürtleri mi barıştırmak lazım?
Evet. Bana neden konuştuğumu, neden bunları anlattığımı sormadınız.
Sorayım öyleyse... Neden anlatıyorsunuz?
Olan, hep bu ülkenin gençlerine oluyor. 1980 öncesinde de gençlerimiz yok oldu gitti. Artık çocuklar, gençler ağlamasın. Bunun için de bu ülkenin çocuklarını, gençlerini sevenler bildiklerini anlatsınlar. Bu rant, bu çatışma bitsin. Yıllar önce ERNK vardı. Şimdi KCK var. Bu siyasi yapıyı yok edemezsiniz. Üstelik şimdiki daha tehlikeli.
Niye daha tehlikeli?
Daha önceki dönemde, PKK’nın, ona sempati duyan bir kadrosu vardı. Şimdi durum değişti. PKK’nın, şehirlerde direkt silahlı eyleme giren dirijen bir kadrosu var. Bu kadro direkt dağa da gider. Bu gelişmenin önünü kesmediğiniz takdirde bizi zor bir süreç bekliyor demektir.
Bu sürecin önü nasıl kesilir sizce?
KCK operasyonu doğru bir operasyon değil. Şehirde bombayı kim atıyorsa, silahı kim kullanıyorsa, git onu bul. Niye belediye başkanları dâhil herkesi toplayıp içeri atıyorsun ki... Böyle adam kazanılmıyor. Ülkesini seven insanlar çıksınlar konuşsunlar.
Neyi konuşsunlar?
Bu savaşta büyük rant var. Savaş deyince akla PKK geliyor. PKK’yla savaştan çok daha büyük bir savaş var. O da bu savaşın gerisinde yatan büyük rantla savaşmak. İşte bu rantla savaşmak çok zor! Bu rantın içinde her türlü cinayet ve kirli iş var. Ergenekon sürecinde bunların bazıları ortaya çıkmaya başladı. Bu rantı paylaşan ve devletin içine iyice yerleşmiş olan bu derin yapılar henüz tasfiye edilmediler. Terörden, uyuşturucudan, her türlü kaçakçılıktan, çatışmanın rantından beslenenler artık tasfiye olsunlar!
neseduzel@gmail.com
Muslumanim diyenlere bakin olulere dahi saygilari yokGüneydoğu’da operasyonlar, baskınlar ve isyanlar birbirini tetikleyerek yükseliyor. Gündelik yaşam kahredici bir spiral gibi birbirinin üzerinde yükselen halkalar şeklinde gelişiyor.
Gelişmelerin kökeninde 30 yıllık bir çıkmaz sokak tabelası asılı duruyor:
-Bu yıl PKK’yı bitireceğiz!
Artık bu akıl dışı sorunun bile akıl dışı bir yanıtı tarih sayfalarına geçti:
-PKK’yı beş kere bitirdik!
Aslında otoriteyi sağlamak adına hareket edenlerin kastettikleri biraz farklı… PKK’nın bir Kürt örgütü olmasından yola çıkarak “Kürtleri bitirmek” gibi uçuk düşüncelere sahip oldukları sır değil.
Güneydoğu’da şehirler, kasabalar, köyler kaynayan bir kazan gibi… Isınmış suyun dibinden hareketlenmeye başlayan kabarcıklar, hızla yükseliyorlar.
Bu kabarcıkları su yüzeyine çıkmadan “yakalama” uğraşını da, terörle mücadele olarak takdim ediyorlar. Oysa yapılması gereken kazanın altındaki ateşi söndürmek olmalı!
Gazeteler, televizyonlar ellerinden geldiğince olayları minimize etmeye çalışıyorlar. Bunu da “sorumluluk” adına yaptıklarını düşünüyorlar!
Tıpkı geride kalan 30 yıl da yaptıkları gibi…
Aman terör örgütüne puan kazandıracak haberler yapmayın!
Yapmayalım!
Siz ne yapıyorsunuz?
İşte bu soruyu soran kimse olmadığı için, Güneydoğu alevler içinde kıvranıyor.
Güneydoğu’da kepenkler niye kapanıyor?
İnsanlar neden sokaklara taşmış durumdalar?
Haberin içinde minik bir ayrıntı satırı olarak şu cümleler geçiyor:
-Son çatışmalarda öldürülen PKK gerilla cenazelerinin ailelerine teslim edilmemesini bahane eden…
Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Güneydoğu’da da cenaze törenleri önemlidir. İnsanlar yakınlarına karşı son görevlerini yerine getirmek için bütün gündelik işlerini bir yana bırakıp, ortak acı etrafında bir araya gelirler. Hayatını kaybeden yakınlarına veda ederler.
Bu son derece sıradan basit ve kolay dini ritüel Kürtlere neden çok görülüyor?
Verin cenazeleri akrabaları gömsünler!
Cenaze namazı kılsınlar!
Mezara koymadan önce yakınları kefenin yüzünü açıp çocuklarının yüzlerini son kez görsünler.
Bu kadar basit değil mi?
Ne yazık ki devletin bunu yapacak “yüzü” yok!
Çünkü öldürülen gerillalardan bazılarının yüzü yok, bazılarının gözü!!!
Bütün Türkiye bunu yakından biliyor. Son operasyonlarda öldürülen PKK’lıların ölü bedenleri üzerindeki darp izlerini gösteren fotoğraflar, bir CD içinde Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a gönderildi. Aynı fotoğraflar basın yayın organlarının da eline geçti.
Kimse basamıyor!
Çünkü görüntüler korkunç!
Güneydoğu’da sürdürülen bu kirli savaş, her türlü ahlakı deforme ettiği gibi savaşçı ahlakını da silip attı. Savaşanlar arasında da bir ahlaki kural vardır. Yaralı ya da ölü olarak etkisiz hale getirdin mi, artık senin koruman altındadır!
Bu satırların da kaynayan su kabarcıklarını yakalama uğraşı olarak kabul edilebilecek cinsten olduğunu biliyorum.
Esas sorun, kazanın altındaki ateşi söndürmek!
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kürt gençleri neden dağa çıkıyorlar?” diye sorduktan sonra kendisi şöyle yanıt veriyor:
-Belki Diyarbakır Cezaevindeki işkencelerdir, bekli işsizlik, yarın endişesi, bekli de kimliğini ifade edememektir!
Bir de hepsi!
Polis Akademisi Uluslararası Terörizm Merkezi (UTSAM) tarafından hazırlanan araştırma bugün İnternet Haber sitesinde yer alıyor. UTSAM’ın da terör örgütünün etkisine girdiğini söylecek kimse yoktur her halde!..
Faili meçhuller, köy boşaltmalar, rüşvetler, haraçlar…
Ne isterseniz var!
Otorite adına, devlet adına…
Sonra soruluyor, Kürtler niye dağa çıkıyor?
Hadi bunu sormuyorsunuz, bari ölülerine saygı gösterin.
Bu hal, OHAL’den de beter oldu.
1990’larda Güneydoğu’da görev yapan “Vurucu Tim”lerin sloganıydı:
-En iyi Kürt ölü Kürt’tür!
Şimdi ölü Kürt ile de yetinilmiyor.
Cesetleri parçalanıyor!
32 YIL ÖNCE ÖLDÜRÜLDÜKimi aydınlar Türkiye’nin geçmişte yaşadığı kaos ortamını, kitlesel olayları ve faili meçhulleri açıklarken konuyu abartıp İttihat ve Terakki dönemine kadar getirir. Hem saltanat karşıtı bu hareketi tepeden tırnağa karalar, hem de bu ekibin içinden çıktığını savladıkları Cumhuriyet devrimlerini ve Kemalizm’i yaşadığımız her travmanın öznesi yaparlar. Ben bu durumu yakın tarihimize dönük aydın miyopluğu olarak adlandırıyorum. Neden? İttihat ve Terakki hareketi o dönemde yaşanması gereken doğal bir süreçti. Bu hareketin Cumhuriyet devrimiyle sonuçlanması da tarihsel sürece uygundur. Ama 87 yıllık bir dönemi ve bu dönemin açmazlarını İttihat ve Terakki psikolojisi ve Kemalizm ile açıklamaya kalkmak gerçeklerden uzaklaşmaktır. Atatürk’ün cumhuriyet devrimi yarım kalmıştır. Bunu özellikle vurgulamak gerekir. Kanımca 1938’den sonra bu ülkede Kemalizm hiç olmadı. Milli şef dönemi hiçbir devrime tanıklık etmedi. Türkiye için 1950 sonrası ise zaten inisiyatifin CIA, CFR, trilateral gibi dünya emperyalist mafyasının elinde olduğu bir karşıdevrim sürecidir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ülkemizin aydınlık ve güzel insanları çağdaş uygarlık yolunda iyi projeler üretmişlerdi. Sanayinin gelişmesi sınıfsal bilinci artırmış çok kapsamlı halk hareketleri ve işçi örgütlenmeleri oluşmuş, köy enstitüleri ve halkevleri kurulmuştu. Bu doğal akışın önünde tek ve büyük bir engel vardı: Emperyalizm. Demokrat Parti iktidarıyla eş zamanlı olarak Türkiye için askeri, ekonomik ve sosyal projeler üreten büyük patron bir kabus gibi tepemize çöktü ve 60 yıllık dönemde üzerimizden hiç kalkmadı. Sonuçta toplumsal dönüşüme katkıda bulunmak isteyen insanların önü kesildi. Köy enstitüleri kapatıldı. Sünni-Alevi, ülkücü-sosyalist çatışmaları çıkarıldı. Maraş, Çorum, Sivas gibi illerde toplu katliamlar yaşandı. Bir çok aydın, bir çok güzel insan faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldırıldı. Her kuşağın en seçme insanları aramızdan ayrıldı. Sözü uzatmayalım. Ben 32 yıl önce bugün yani 11 temmuzda, aşağılık bir cinayete kurban giden bir aydınımızdan bahsetmek istiyorum. Sanat tarihçisi Doç. Dr. Bedrettin Cömert.
PARASIZ YATILI
Bedrettin Cömert 27 Eylül 1940 yılında Samsun’un Vezirköprü ilçesinde doğmuştur Sivas Lisesi’ni parasız yatılı okumuş, ve liseyi 1960 yılında birincilikle bitirmiştir. İtalya’dan burs alarak “Roma Üniversitesi İtalyan Dili ve Edebiyatı” bölümünde öğrenim görmüş ve 1967 yılında buradan mezun olmuştur. 1971 yılında Roma Üniversitesi Felsefe Enstitüsü’nde “Son Elli Yılda Türkiye’de Sanat Eleştirisi” adlı teziyle doktorasını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönen Cömert 1972 yılında Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi bölümüne öğretim görevlisi olarak atanır. “Benedetto Croce’nin Estetiğinde İfade Kavramı ve İfadenin İletimi Sorunu” adlı tezi ile ikinci doktorasını tamamlar ve “Sanat tarihi doktoru” ünvanını alır.
Bedrettin Cömert’in edebiyat uğraşısı şiirle başlamıştır. 70’li yıllara kadar dönemin bilinen dergilerinde şiirleriyle yer aldı. Forum, Yansıma, Gelecek, Varlık, Soyut, Yeni Ufuklar, Yeni Ortam dergilerinde şiirleri yayınlandı. 1970’ten itibaren şiir yazmayı bıraktı ve eleştiri alanındaki çalışmalarına ağırlık verdi. Kalmasın Ellerim Sizden Uzak adlı şiir kitabı ölümünden sonra 1979 yılında yayınlandı.
Bedrettin Cömert sonraki dönemde çeviri ve eleştirileri ile öne çıkmıştır. Sir Ernst Gombrich’in The Story of Art (Sanatın öyküsü) kitabını Türkçeye çevirir ve TDK’nin “1977 Çeviri Ödülünü” kazanır. Croce’nin Estetiği, Eleştiriye Beş Kala, Estetik, Mitoloji ve İkonografi, Giotto’nun Sanatı başlıca yapıtları arasında yer alır.
Bedrettin Cömert alçak gönüllü, duyarlı ve ön yargıları olmayan bir bilim adamıdır. Eleştiri yazan insanlarda da bu özellikleri aramıştır. Duygulu bir insan olmasına rağmen sanatçı kişiliğinden çok bilimsel ve eleştirel yönü daha ağır basar. Bedrettin Cömert, eleştiriye sevgi, saygı, sıcaklık, duyarlılık katmıştır. Estetiğe bakış açısı da bilimseldir. Fenomenolojik, metafizik ve sorunsalcı olarak üç farklı biçimde tanımlar.
ÖZGÜN BAKIŞ
Cömert’in sanata, estetiğe ve eleştiriye bakışı bir özgünlük içermektedir. Ona göre sanat yapıtına sanatsal bilinçle ve duyarlıkta sızabilmek için kuramsal hazırlık zorunludur. Estetik bilimi büyük ölçüde bu kuram birikimini sunar fakat bununla da yetinilmemelidir. Sanat tarihçisinin, bir sanat yapıtını, estetik biliminin sunduğu araçlarla değerlendirip, gerçek tarihsel yerine oturtabilmesi için eleştirel bir tavırla yapıtlara eğilmesi gerekir. Dolayısıyla sanat tarihçiliği eleştirel mercekten geçtikten sonra, sanatsallığı saptanmış yapıtları yaratıldıkları çağ ve toplumla ilişkiye sokarak bu sanatsallığın nedenini açıklayan, bu nedeni önce yapıtın kendisinde bulup, sonra toplumun, toplumsal kültürel bağlamında gerçeklendirebilen bir etkinliktir
Bu sanat tarihçisi, bu aydın kişilik uzun yıllar önce aramızdan ayrıldı. Böyle bir evrensel düşüncenin, böyle bir duyarlılığın ve inceliğin ölümü nasıl gerçekleşebilir? Çeviri ya da eleştiri yaparken kalp kriziyle veya yaşlılık döneminde deniz kıyısında anılarını yazarken olabilir mi? Mekan Türkiye ise ve zaman emperyalizmin üçüncü dünya ülkelerini ayarlama dönemi ise genellikle aydınların genç cesetlerinin iktisatçı Rosa Luxemburg gibi yol ortasında bulunması muhtemeldir. Beyni ayrıntılarda dolaşan bu güzel insan, bundan 32 yıl önce Ankara’nın ortasında Gladio’nun kirli tetikçileri tarafından öldürülmüştür.
ÇAPRAZ ATEŞ
Hacettepe Üniversitesi’nde çıkan olayları araştırmak için bir komisyon kurulmuştu. Komisyonun başkanlığına Bedrettin Cömert getirildi. Aynı zamanda Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı olan Cömert ölüm tehditleri almaya başladı. 11 Temmuz 1978 Salı günü , sabah saat 08:45'de Ankara Gaziosmanpaşa, Karagöz Sokak’daki evinden çıkan Cömert eşi Maria ile birlikte mavi renkli Volkswagen arabası ile yola çıktı. Yolun ilerisinde kırmızı renkli bir Simca marka arabada 3 kişi bekliyordu. Cömert çiftinin arabası hareket edince kırmızı Simca da hareket etti. Volkswagen'in yolunu kesen Simca’dan iki kişi dışarı çıkıp araca ateş açtılar. Çapraz ateş sonucu Cömert olay yerinde öldü. Karısı Maria ağır yaralandı.
30 Mart 1979'da Avrupa Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu'nun eski başkanı Lokman Kondakçı, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'e "Bedrettin Cömert olayında emri, dönemin ÜGD Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun verdiğini, onun üzerinde de Ramiz Ongun'un yer aldığını" söyledi. Sonrasında mahkemede Lokman Kondakçı'ya iddialarının neye dayandığının sorulması üzerine o dönemde ülkücü hiyerarşiyi tahmin ederek böyle bir açıklama yaptığını ifade etmiş ve bu temelde iddiasının vehim üzre olduğu kayda geçmiştir.. Yaklaşık aynı tarihlerde Cömert cinayeti’ni araştıran Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi, cinayetin azmettiricisi sıfatıyla Abdullah Çatlı hakkında tutuklama kararı çıkardı. Cömert’e ateş eden silahların Ankara'da pek çok cinayette kullanıldığı anlaşıldı. Polis, Rıfat Yıldırım, Üzeyir Bayraklı ve "Ahmet" kod adlı bir sağ görüşlü kişi olmak üzere 3 saldırganı belirledi. İlk ikisi, başka bir cinayetten aranmaktaydılar ve Almanya'ya kaçmışlardı. Artık bulunamazlar sanılırken 1985'te Almanya'da 1,5 kilo eroinle yakalanıp uyuşturucu kaçakçılığından tutuklandılar. Ama idamla yargılanacakları için Türkiye'ye iade edilmeyip serbest bırakıldılar. Rıfat Yıldırım'ın Frankfurt'ta açtığı gece kulübü Skala, Alaaddin Çakıcı dahil Türk mafyasının buluşma yeri haline geldi. 2002'de Türkiye'ye iade edildi. Cömert davasında "delil yetersizliği"nden beraat etti. Üzeyir Bayraklı 1992'de öldürüldü. Cenazesine katılanlar arasında Abdullah Çatlı da bulunuyordu. Yıllar sonra BBP’ni kuran Muhsin Yazıcıoğlu, bir toplantı sırasında Cömert`in öldürülmesi emrini kendisinin verdiği yönündeki iddiaların doğru olmadığını söylemiş, “Ortada temelsiz, hiçbir dayanağı olmayan bir iddia var. Bizim Bedrettin Cömert olayı ile bir alakamız yoktur. İlgili oldukları iddia edilen diğer kişilerin de alakaları olduğunu sanmıyorum” biçiminde açıklama yapmıştır.
ACI DOLU YILLAR
Bedrettin Cömert’in aşağılık bir pusuda öldürülmesinin üzerinden çok yıllar geçti. Cömert’in katlini Doğan Öz, Kemal Türkler, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetleri takip etti. Acı dolu, kanla yıkanmış yıllar. Emperyalizmin kurduğu çatışma düzeneği son 40 yılımızı kırmızıya boyadı. Cinayetlerin bir bölümünün tetikçileri yakalanmış ama onları kiralayanlara dokunulamamıştır. Daha da ötesi büyük patron hakkında kimse tepki koyamamış, kimse bu vahşetin okyanus ötesi karargahını dillendirememiştir. İsmet İnönü’nün onurlu bir biçimde ifade ettiği “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır” sözü havada kalmıştır. Bu gün ülkemiz NATO’nun üvey evladı. AB kapısında iki ayak üzerinde beklemekte. Olan Cömert’e, Öz’e, Mumcu’ya, Türkler’e, Aksoy’a, Kışlalı’ya ve diğer öldürülen aydınlarımıza oldu. Olan, bir ulusun topyekün geleceğine oldu.
Günümüz Türkiye’sinde büyük patron “Ilımlı İslam” projesini yürütmektedir. Kendi kurduğu ve 12 mart ve 12 eylül darbeleriyle süreklilik kazandırdığı derin devletin ve Gladio’nun açığa çıkarılması ve sorgulanmasını engellemiş, dezenformasyon ve kafa karışıklığı yaratmak ve muhaliflerini sindirmek üzere Ergenekon ve benzeri örgütlenmeleri gündeme taşımıştır. Susurluk çamurundan birkaç unsurun da tabağa rendelendiği Ergenekon bilmecesinin niteliği ve boyutu hala gizemini korumaktadır. Planlı bir biçimde at izi it izine karışmıştır. Bu arada, yıllarca mağdur edilmiş ve ezilmiş bazı aydınlar da Ergenekon sofrasında tüketilmek üzere yerini almıştır. İştahla bu sofraya oturan bazı aydın müsvetteleri, Ergenekon mikrofonunda geçmişin bütün kirliliğinin faturasını gerçekte 1938’de hadi biraz iyimser bir yaklaşımla 1950’de sona eren Kemalizm’e çıkarmaktadırlar. Şimdi bu bilgi kirliliğinin dağıtılması ve yalın gerçekliğin ortaya çıkarılması ülkesini gerçekten seven insanların üzerine kalmıştır.
Bu gün, bilim adamı, sanatçı, yazar ve eleştirmen Bedrettin Cömert’i, o güzel insanı geri getiremeyiz. Ama onun katillerine ve büyük patrona inat bağımsız ve onurlu bir Türkiye yaratabiliriz. Onun kişiliğini ve öldürülme nedenini anlayabilirsek zincirlerimizi kırabilir, çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakabiliriz. 21.yüzyılda bile hala, yatağımızı ayılarla paylaşıyoruz. Onlarla ittifak etmişiz, onlara müttefik demişiz. Ve bu lekeli ittifak suyumuzu, toprağımızı zehirlemiş. Bu zehir insanımızın sütüne karışmış. Değerlerimizi, inançlarımızı yitirmişiz.
Sevgili dostlar, hülasa, hava kurşun gibi ağır. Öte yanda, inanıyorum ki hava toprak gibi de gebe. Bu kapı umutsuzluk kapısı değil. Anadolu’da bir güzel dünya kurulacaktır. Ama bunu NATO, AB, OECD, IMF, Dünya Bankası ve Soros vakıfları kurmayacaktır. Biz kuracağız. Bu ülkenin insanları. Orman gibi kardeşçesine bir dayanışma ile kuracağız. Ve bu güzel dünyada Bedrettin Cömertlerin, Doğan Özlerin, Uğur Mumcuların adlarını taşıyan üniversiteler olacak. Bu dünya önceki kuşaklara haram oldu. Biliyorum ki, bu güzel insanları yüreğimizde yaşatamazsak bu yalan dünya bize de haram olacak. Sağlıcakla kalın. Uyanık kalın.
Dr. Hasan Vasfi Altay
|