|
BAŞ İMAMLARI FETHULLAH GÜLEN ATIYORHaliç’te Yaşayan Simonlar”ı yazan Hanefi Avcı, cemaatin Emniyet’ten sorumlu “imamı”nın “Kozanlı Ömer” diye bilinen Osman Hilmi Özdil olduğunu açıklamıştı.
Avcı, kitabındaki iddialar hakkında inceleme başlatan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hamza Keleş’e, cemaatin TSK, MİT ve Yargıya atadığı “imamların” gerçek isimlerini de verdi. Avcı, “Haliç’te Yaşayan Simonlar”da Emniyet ve MİT “imamları”ndan kod isimleriyle bahsederken, TSK’da da “imam” bulunduğuna dikkat çekmekle yetinmişti.
Alınan bilgiye göre Hanefi Avcı, Savcı Keleş’e, tüm resmi kurumlarda “imam” bulunduğunu, ancak cemaatin en büyük ağırlığı TSK, Emniyet, MİT ve yargıya verdiğinden, en profesyonelleri buralarda görevlendirdiğini anlattı.
İfadesinde, sadece Emniyet ve MİT’in değil, TSK’daki “imamların” en tepesindeki ismi de gerçek kimliğiyle Savcı Keleş’e açıklayan Avcı’nın, bu kurumlardaki örgütlenme yapısını detaylı bir şekilde izah ettiği öğrenildi.
Odatv, Avcı’nın, “imam örgütlenme yapısı” hakkında anlattıklarından şu detaylara ulaştı:
-İmamların tamamı profesyonel yönetici ve mahalle sorumluluğundan başlayarak, bu noktaya getiriliyor…
-Emniyet’te polisler, emniyet amiri ve müdürlerden sorumlu imamlar, bunların üstünde “istişare kuru”, en tepede de “Kozanlı Ömer” var…
-TSK’da da birden fazla imam var. Emniyet’teki gibi, erlerden, subaylardan ayrı kişiler sorumlu. Bunların üstünde de bir “imam” görevli…
-Yargı’da kullandıkları imamları ise genelde avukatlardan seçiyorlar…
-Baş imamlar doğrudan Fethullah Gülen tarafından atanıyor ve doğrudan ona bağlı çalışıyorlar. Bunun için de yılda birkaç kez, belli periyotlarla onun yanına gidiyorlar…
-Kurumlarda İmam uygulaması eskiden beri var. Ancak 2003’e kadar pasif konumda kalıp, sadece hedef kurum ve kişilerle ilgili bilgi topladılar. 2003’ten sonra harekete geçip, açıktan çalışmaya başladılar. Şimdi ise tamamen operasyon aşamasındalar…
O MEKTUP DA ARTIK DEVLET ARŞİVİNDE
Hanefi Avcı’nın, Savcı Hamza Keleş’e verdiği ifadenin içeriğine ilişkin olarak önemli bir bilgiye daha ulaştık…
Avcı kitabında, bir belge, daha doğrusu Emniyetteki cemaat mensubu polislerin, Fethullah Gülen’e gönderdiği, “imam”dan şikayetlerini içeren bir mektuptan söz ediyordu.
O mektupta dikkat çeken noktalardan biri, Emniyet ve MİT imamlarının ABD’ye gidiş ve gelişlerinde FBI tarafından arandığı, üstlerindeki bilgi ve belgelere el konulup, bunların bir tutanakla Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderildiği iddiasıydı.
FBI’nın gönderdiği o raporun, Emniyet Genel Müdürlüğü arşivinde de bulunduğu ortaya çıkmış, ancak polislerin Fethullah Gülen’e yazdığı mektubun devletin kayıtlarında olup, olmadığı anlaşılamamıştı.
29 Ağustos Pazar günü itibariyle, o mektup de resmen devlet arşivlerine girmiş oldu. Çünkü 5 saat süren ifadesi sırasında Hanefi Avcı, Savcı Keleş’e bu mektubun bir nüshasını teslim etti.
Peki, Avcı o mektubu nasıl ele geçirdi? Cemaatçi olmakla birlikte, gidişattan rahatsızlık duymaya başlayan, “Hanefi Abi”ye de sonuna kadar güvenen polisler tarafından ulaştırılmış!..
Müyesser Yıldız
Dersim ozerk parlementosu olacakBDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile yardımcısı Gülten Kışanak, Tunceli’de düzenlene mitingde yaptıkları konuşmada, demokratik özerlikte kararlı olduklarını söylediler. Demirtaş, “Dersim, ‘Özerk Dersim Parlamentosu olacak’ diyenlerin sesi olacak. ‘Bölge meclislerinde Zazaca’nın ikinci resmi dil olmasını istiyoruz’ diyenlerin sesi olacak. Şimdiden özerk Dersim’e açılan yollar, bütün halkımıza, bizlere hayırlı olsun. Bu ülkeye özerk yönetimler gelecek” dedi. Kışanak ise “Demokratik özerklik hayırlı olsun diyorum” dedi.
BDP, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Tunceli’de Genel Başkan Selahattin Demirtaş, Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak’ın katıldığı miting düzenledi. Dersim olaylarının lideri olduğu belirtilen Seyit Rıza’nın heykelinin bulunduğu Kışla Meydanı’ndaki mitinge BDP milletvekilleri Şerafettin Halis, Hamit Geylani’nin de aralarında bulunduğu 3 bin kişi katıldı. PKK ve Abdullah Öcalan lehine sloganların atıldığı mitingde, ‘Demokratik özerk Kürdistan’ı selamlıyoruz’ yazılı pankart açıldı. BDP’liler kürsüye çıkmadan önce eline BDP bayrağı tutturulmuş Seyit Rıza heykeline karanfil bıraktı.
KÜRDİSTAN DERSİMLE GURUR DUYUYOR
BDP Lideri Demirtaş, Dersimlilerin 80 yıllık birikmiş bütün sorunlarını, toplandıkları meydanda çözmek için hazır olduğunu söyledi. Demirtaş, alanda toplanan kalabalığın ‘Dersim sizinle gurur duyuyor’ sözlerine karşılık, ‘Bütün Kürdistan sizinle, Dersimlilerle gurur duyor. Dersim için tarihi günler, tarihi saatler yaşanıyor. 12 Eylül referandumunda bugüne kadar bizi yok sayanlar, bize karşı amansızca katliam politikası yürütenler 12 Eylül’e az kaldı. Dersim nasıl bir boykot gücüyle sizin alayınızı, topunuzu boykot edecek göreceğiz” dedi.
DEMİRTAŞ: AKP 28 ŞUBAT’IN ÜRÜNÜDÜR
Dersim’e direnişi anlatmaya değil, direnişi öğrenmeye geldiklerini belirten Demirtaş, Başbakan Recep tayyip Erdoğan ile hükümeti eleştirerek şuinları söyledi:
“Bu topraklardan, Kenan Evren faşizmine direnen nice yiğitler çıktı. Sen köşe bucak saklanırken, bu halkın evlatları sır vermemek için serini veriyordu. Sen çıkmış ‘darbe ile hesaplaşacağız’ diyorsun. Bu halkın devrimcileri, Mazlumları, Hayrileri, Kemal Pirleri, 12 Eylül zindanlarında direnirken sen nerdeydin diyeceğiz. 28 Şubat’ta hoca efendilerine karşı yapılan darbeyi alkışlayanlar, darbe ile hesaplaşamazlar. AKP 28 Şubat’ın ürünüdür. Kenan Evren’in çocukları, torunlarıdır. Seyit Rıza’nın torunları bunlara gereken cevabı verecektir. 12 Eylül’de boykot etmek AKP ile hesaplaşmak demektir. Yama anayasası ile hesaplaşmak demektir.”
YİNE DERSİM CUMHURİYETİ DİYECEĞİZ
Demirtaş, boykot çağrısının da ’hiç birinizi tanımıyoruz, önünüzde diz çökmüyoruz’ demek olduğunu savundu. Demirtaş, halkın anayasasını yapmaya başlayacaklarını ifade ederek, “Her yerde en güçlü boykot cephesini örmek bizim boynumuzun borcudur. Dersim’den çıkacak boş sandıklar, biz artık özerk Dersim, özerk Dersim Parlamentosu olacak diyenlerin sesi olacak. Bölge meclislerinde Zazaca’nın ikinci resmi dil olmasını istiyoruz diyenlerin sesi olacak. Şimdiden özerk Dersim’e açılan yollar, bütün halkımıza, bizlere hayırlı olsun. Bu ülkeye özerk yönetimler gelecek. Dersim tarihte olduğu gibi yine kendi kendini yönetecek. Yine Dersim Cumhuriyeti diyecek. Bundan şüphemiz yok” dedi.
SABRIMIZ TAŞIYOR
Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kılıçdaroğlu arasındaki ‘genel af’ tartışmasına da değinen Demirtaş, “Tayyip Erdoğan’a açık bir mesaj göndermek istiyoruz. Bu genel af tartışmasında Kılıçdaoğlu’na bir mesajı vardı onun. ‘Sana bir gıdım su bile yok’ diye. Elbette ki Kerbela çocukları bunun ne demek olduğunu biliyorlar. Ey Başbakan, Kerbalanın çocuklarına su yok diyorsan o genel başkan buna karşı sessiz kalıyorsa bizim tahammülümüz. Sabrımız taşıyor” diye konuştu.
KIŞANAK: DERSİM KATLİAMINDA KİMİN PARMAĞI VAR ÇOK İYİ BİLİYORUZ
Demirtaş’tan sonra kürsüye çıkan Gülten Kışanak, alanda bulunanları PKK’nın kurucularının adını kullanarak selamladı ve ‘Merhaba Seyit Rıza’nın, torunları, Mazlumların yoldaşları. Kızılbaşların kalesi Dersim merhaba” dedi. Siyasilerin Dersim olayları ve Dersim adı arkasına sığınarak siyaset yaptıklarını ileri süren Kışanak şöyle dedi:
“Bugün Dersim halkının arkasına sığınıyorlar. Bizi Madımak’ta, Sivas’ta, Gazi’de yakanlar bugün kalkıp Dersim katliamının arkasından siyaset yapıyorlar. Dersim halkı öylesine yüce bir halk ki, kendi zalimlerini, katillerine boyun eğdirdi. Sizin bu direnişiniz, kültürünüze olan bağlılığınız sayesinde 80 yıllık tekçi zihniyetin temsilcileri Dersim’in arkasına sığınarak siyaset yapıyorlar. Dersim katliamında kimin parmağı var bunu çok iyi biliyoruz. 70 yıla rağmen bu ülkede iktidar olanlar, iktidar olmadıkları zaman ana muhalefette olanlar niye bu katliamın hesabını sormadılar?.”
DERSİM YASA TEKLİFLERİ VERECEĞİZ
Kışanak, 1 Ekim’de Meclis açıldığında ilk soru önergelerinin Dersim'le ilgili olacağını açıkladı. Tunceli’nin adının Dersim olması gibi yasa teklifleri vereceklerini söyleyen Kışanak, “AKP ve CHP’nin önüne koyacağız. Bu onlar için turnusol kağıdıdır. Yüzlerindeki maske düşecek mi, yoksa karşı çıkıp mahçup olup evet mi diyecekler göreceğiz. ‘Dersim’in yetim çocuklarını kimlere verdiniz, açıklayın’ diyeceğiz. Arşivleri niye açmıyorsunuz, Ey CHP, 86 yıldır sen yönetmiyormusun? Niye şimdiye kadar Dersim’in hesabını görmedin? Eğer samimiyetin varsa bu arşivleri açın, katliamla yüzleşin, devlet olarak özür dileyin. Dersim adını geri verin. İnanç ve direniş önderini Seyit Rıza’nın mezarını bize verin” dedi.
DEMOKRATİK ÖZERKLİK HAYIRLI OLSUN
Artık talepleri isteyerek değil direnerek aldıklarını söyleyen Kışanak, yeni anayasayı da böyle alacaklarını iddia ederek, “Demokratik özerklik hayırlı olsun diyorum” dedi
Herkes aptal bir biz akıllıyız!Referandum yaklaşıyor, ABD'nin Irak'la ilgili takviminde yeni bir aşamaya gelindi, KPSS örneğinde olduğu gibi gerici iktidarın biri bile hükümet devirecek marifetlerinden hiçbiri hak ettiği tepkiyi çekmiyor. Türban tartışması var, 1 Eylül var, Kürt sorununda gelinen nokta var. Bunların her biri, özel ilgi gerektiriyor.
Öte yandan, 30 Ağustos vesilesiyle bir tarafından girdiğimiz "Kurtuluş Savaşı" meselesi var. Güncel gelişmeler o denli yakıcı hale gelmişken bir günü daha bu konuya ayırmak ne kadar sağlıklı bilemiyorum. Lakin, birçok dostumdan gelen "şuna da değinsen" baskısını püskürtmek öyle kolay değil. Belli ki, yeterince tartışılmamış ya da tartışılsa da sindirilmemiş bir başlık olma özelliğini koruyor Türkiye'nin burjuva devrimi.
Türkiye'nin emekçilerinin kendine güveninin gelmesiyle, ileriye doğru atılımla çözülür bu sıkıntı. Yazarak, çizerek değil. Yazıp çizmenin bir doğrultu belirlemek ve aklımızı ulusalcı ve libarel tacizlere terk etmemek gibi bir işlevi olsa da, saplantılar ancak yeni bir devrimci çıkışla aşılır.
1920'lerin başı işte böyle bir dönemdi.
Emperyalist savaşın altüst ettiği dünyanın özellikle paylaşım kavgasına konu olan bölümlerinde, en başta bizim coğrafyamızda yıkım ve kuruluş dinamikleri, devrim ve karşı-devrim birlikte, yan yana ağırlık koyuyor, eski ve yeni arasında muazzam bir hesaplaşma sürüyordu.
Bu hesaplaşma, birbirinden kesin bir biçimde ayrılan toplumsal kuvvetlerle değil, sürekli dalgalanan, hızlı yer değiştiren kitlelerle gerçekleşiyor, bunları kontrol etmeye çalışan siyasi aktörlerin bir bölümünün ordan oraya sürüklenerek tutunamadığı, bazılarınınsa döneme damga vurduğu görülüyordu.
1917 yılına ne olursa olsun "devrimci" bir hareket olarak giren Rus menşeviklerinin aynı yılın sonundan itibaren hızla karşı-devrimci saflara geçeceğini, 1919 ve 20'de bu hareketin uzantılarının örneğin Kafkaslarda İngiliz emperyalizminin en önemli müttefiki haline geleceğini kim düşünebilirdi?
Bazen niyetlerden bağımsız bir biçimde saf değiştiriverirsiniz.
Devrimci dönemler böyle dönemlerdir.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonrasında Anadolu'yu da içine alan geniş bölgede "devrim cephesi" son derece karmaşık, çelişkili bir biçimde olgunlaştı. Sürükleyici ve belirleyici olan elbette Ekim Devrimi ile ortaya çıkan yeni toplumsal düzendi. Bütün devrimler gibi o da yayılıyor, enerjisini başka ulusların ezilenlerinde yarattığı umuda aktarıyordu. Rus gericiliği ve burjuvazisi bu muazzam atılımı göğüslemek için soluksuzdu, emperyalistler bölgenin bütün karşı-devrimci güçleriyle birlikte "devrim"i boğmak, hiç değilse onu izole etmek için uluslararası bir kamp yaratmak durumundaydılar.
Devrimle karşı-devrim boğazlaşıyordu. Avrupa proletaryasının bir yandan sonuçsuz denemelerle sömürü düzenine son vermeye, öte yandan Sovyet Rusya'ya yardım etmeye çalıştığı batıda ayrışma oldukça netti.
1920'de Kızıl Ordu'nun Varşova önlerinde durdurulmasıyla yüzünü doğuya dönen devrim burada daha geri ve karmaşık bir tabloyla karşılaştı. Ancak işçi sınıfının zayıflığını telafi eden bir başka olgu göze çarpıyordu: Doğunun yoksulları emperyalist barbarlığa karşı ayağa kalkmıştı. Ekim Devrimi'ne umutla bakıyorlardı ve de büyük güçlerin altındaki toprak zayıftı.
Anadolu'daki mücadele işte bu koşullara doğdu.
Dönemin Marksistleri, Kemalist kadroların sınıfsal tercihlerini az çok biliyorlardı, sosyalizme hiç de dostça olmayan ideolojik yönelimlerini de kısa sürede fark ettiler. Dolayısıyla Mustafa Kemal ve çevresindeki ekibe ilişkin hayallere kapılmadılar. Onları etkilemek, ileri çekmek için gösterdikleri çabalar, gerçekçilik sınırlarını hiçbir zaman zorlamadı.
Ama Anadolu'daki hareketi devrimci bir güç olarak değerlendirdirmekte hiç tereddüt etmediler.
Hareketin niyetleri bir yana, oturduğu nesnellik ona devrimci bir karakater kazandırıyordu.
Dedim ya, Kemalistlere ilişkin ihtiyatı elden bırakmadılar ama onlarla müttefikliğin altını küçük hesaplarla doldurmaya da yeltenmediler. Önemli bir tarihsel kesitte devrim cephesinin kazanması için uğraşıyorlardı çünkü.
Dönemin Marksist kadroları…
Genç TKP'liler! Milli Mücadele'nin toplumsal kurtuluş anlamına gelmediğini idrak edecek kadar uyanıklardı, bu mücadeleye kayıtsız kalamayacak kadar yurtsever ve devrimci. Mustafa Suphi omuz vermeye çalıştığı mücadelenin yönetici kadrolarınca tasfiye edildiğinde bile, sürece sırt çevirmedi Türkiye'nin komünistleri. Onlar aptaldı, bugün Kurtuluş Savaşı'na karşı-devrimci diyenler akıllı!
İşgale karşı koyulması, Anadolu'daki direnişe destek olunması, gerici ve işbirlikçi güçlere karşı mücadele edilmesi için çağrılar yayınlayan Balkan Komünist Federasyonu aptal, gerici isyanları allayıp pullayanlar akıllı!'
1908 Devrimi'ne "halk devrimi" diyen, Jöntürk hareketi ile Rus 1905 Devrimi arasında belli bir bağ kuran Trotskiy aptal, "tepeden inme"cilikle aklını bozan ahir zaman devrimcileri akıllı!
Kemalist kadrolara ilişkin kuşkularını bir kenara koyarak Anadolu'daki hareketle güçlü bağlar geliştirmek isteyen, en zor günlerde ona para ve silah yollayan, Mustafa Suphi'lerin katlinden sonra bile Türk-Sovyet dostluk anlaşması için ısrarcı olan Lenin aptal, Mustafa Kemal'e faşist diyenler akıllı!
Kemalistlere silah yardımı geciktiğinde yoldaşlarını azarlayan, kendisi cephaneye ihtiyaç duyan Kızıl Ordu depolarından Anadolu'ya derhal sevkiyat yapılması için emir veren Stalin aptal, o silahlarla halkı katlettiler diyenler akıllı!
İngilizlerin gerici Kürt aşiretlerini Kemalistlere karşı ayaklandırdığını rapor edip duran Komintern aptal, ağalardan halk kahramanı çıkaran libo-devrimciler akıllı!
Bu saydıklarımın tanıklığına başvurmak değil amacım. O dönemin devrimci güçleri nerede saf tuttular, onu anlatmaya çalışıyorum.
Bir tarihsel dönemi değerlendirmenin iyi yollarından biridir. Saflaşma nasıl gerçekleşmiş, ona bakılır.
Aptal değillerdi… Türkiye'deki burjuva devriminin sınırlarını, kadrolarının kaypaklığını, emperyalist ülkelerle uzlaşma eğilimini az çok kestiriyorlardı.
Ama devrimcilerdi, ileriye doğru her hamleye sahip çıkma kültürleri vardı.
Devrimcilerdi, emperyalizme karşı mücadelenin önemini kavramışlardı.
Devrimcilerdi, uluslararası gericilikle ölümüne bir kavgaya tutuşmuşlardı.
Devrimcilerdi, yaşamı dönüştürme iradesiyle hareket ediyor, tarihin tekerleklerini ileriye doğru çevirme işlemine tepeden inmecilik diye itiraz edenleri jakobenlere selam göndererek yanıtlıyorlardı.
Kemal Okuyan
Kürtlerin Türklerle sohbeti ve Demokratik ÖzerklikKürtlerin Türklerle sohbeti ve Demokratik Özerklik
Biz Kürtler, siz Türklerle birlikte yaşamak istiyoruz. Elbette aramızda sizlerle birlikte yaşamak istemeyen Kürtler de var. Ama yanılmıyorsam onlar azınlıkta. Sizin de aranızda bizimle birlikte yaşamak istemeyen Türkler var. Ertuğrul Özkök gibilerden söz ediyorum.
Ama ne olursa olsun, günlük yaşam içindeki Türklere ve Kürtlere sorduğumuz zaman, onların gerçekten, eski deyimle 'kahir ekseriyeti', yeni deyimle 'ezici çoğunluğu' birlikte yaşamaktan yanadır.
Bu birlikte yaşama adeta kendiliğinden bir istektir. Bu köklü istek yüzündendir ki otuz yıllık savaş, bu iki halkın 'birlikte yaşama iradesini' ortadan kaldırmamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu sonuçtaki rolü belirleyicidir. Bütün ideolojik saldırılara ve karalama kampanyalarına rağmen birlikten yana olan tavrını sürdürüyor. Onun kitleler üzerindeki eğitici rolü, milliyetçi önyargıları kırmış, silahlı savaşa yapılan çağrılarda bile, farklı düşünen Kürtlerin 'baştan çıkarıcı' etkisinden yararlanma gereği duyulmamıştır. Bu pratik politikalar için önemli bir olanak yaratmıştır.
Ama artık bu dönem kapanmak üzeredir. Eğer taraflar ellerini çabuk tutmazsa, 'birlikte yaşama' iradesi kırılacak, Bursa ve Hatay'da yaşananlara benzer facialar birkaç kere daha tekrar edildiğinde, benzerlerine Lübnan'da ve hemen Güneyimizdeki Irak'ta rastladığımız türde bir halklar arası 'düşmanlık' bu topraklarda da zehirli dikenleriyle yaşamımızı kaplayacak. Demokratik Özerklik çözüm biçimi bu nedenler her şeyden önce birlikte kalmayı ilan eden bir Kürt iradesidir.
O nedenle, 'biz Kürtler, siz Türklerle birlikte yaşamak istiyoruz' diye konuştuğumuz zaman, siz değerli Türk kardeşlerimiz, bu sözlerin değerini bilmelisiniz.
İşin başka bir önemi: aynı zamanda 'biz Kürtler, siz Türklerle birlikte yaşamak istiyoruz' cümlesindeki yüklemden, bu isteğin belli birtakım koşullara bağlı olduğunu da anlamalısınız. Belli ki, biz, siz Türklerle bugüne kadar 'birlikte yaşamadık.'
'Nasıl olur, birlikte ekmek yemedik mi, kız alıp vermedik mi, Balkanlar'da, Yemen çöllerinde birlikte çakmak çakmadık mı, Çanakkale'de birlikte savaşmadık mı?' demeyin.
Öyledir. Ama dikkatlice analiz ederseniz, bütün bunların 'insanların birlikte yaşamasıyla' bir ilgisi olmadığını, bu 'birlikteliğin' doğada bütün canlılara özgü olduğunu, bütün hayvan topluluklarının 'birlikte yediğini', 'birlikte çiftleştiğini' ve birlikte 'savaştığını' kolayca anlayabilirsiniz. İnsanların 'birlikte yaşaması' farklıdır. İnsanların birlikte yaşamasında bilinçli bir tercih söz konusudur. Yani toplumsal bilincin pratik olarak örgütlenmesi yatmaktadır ki, insana toplumsal karakter kazandıran da budur. Başka bir ifadeyle 'insanın toplumsal varlık olarak var olması' bu aşamadan sonra başlar.
O nedenle Sayın Türkler, bizim sizinle birlikte yaşamamız için öne sürdüğümüz koşulları mutlaka dikkate almalısınız. Varsa biz sizlerin bizimle birlikte yaşamak için öne sürdüğünüz ve süreceğiniz bütün koşulları tartışmaya hazırız. Ama siz de hazır olmalısınız.
Biz siz Türklerle birlikte yaşamak için, 'Demokratik Özerklik' yolunu en iyi çözüm olarak öne sürüyoruz. Siyasi olarak ortak TBMM dışında, her 'demokratik özerk' bölgenin kendine ait bir Meclisi ya da Kongresi olmalıdır. Hukuki olarak, Ortak anayasada bu özerklik meşrulaşmalı ve yerel Meclisler yerel yaşamın yasalarını çıkartmalıdır. Ekonomik olarak, bir tür 'kooperatif toplumu' olarak toplum kendini ekonomik açıdan yeniden kurmalıdır. Kültürel olarak ortak dil Türkçe'nin yanı sıra, 'demokratik özerk' bölgede Kürt dili Türkçe'yle birlikte resmi dil sayılmalı, anadilde zorunlu eğitim sağlanmalıdır. Bütün diller ve kültürler, halkların tarihi, felsefi, dini bütün kazanımları bölgenin ortak kültürü sayılmalıdır. Güvenlik olarak, Avrupa'daki uygulamalardan hareketle, merkezi ordu ve polisin dışında, yerel 'demokratik özerk' yönetimlere bağlı, yöneticileri seçimle gelen güvenlik kurumları oluşturulmalıdır. Ve diplomatik olarak, bölge halklarıyla her türlü ilişki, entegrasyon, kültürel ortaklıklar 'demokratik özerk' yönetim tarafından teşvik edilmelidir.
Evet, ayrılmamak için, sizlerle birlikte yaşamak için, halklar arası düşmanlıkların hakim olmasından önceki bu son durakta barış içinde, özgürce ortak bir yaşam kurmak için biz Kürtlerin yolu bu.
Siz ne diyorsunuz? Mevcut statükoculuğa ve hiyerarşiye evet demeye devam mı edeceksiniz? 'Biz size ne verirsek onunla yetinin anlayışını mı sürdüreceksiniz? Kürt meselesini eşit haklar sorunu değil de, 'kimi bireysel, kültürel haklar' olarak görmeye devam mı edeceksiniz? En önemlisi Kürt meselesini ve çözüm yöntemini analiz edecek, tartışacak ve müzakere yapacak 'resin' ve yetkili kurum ve kişileri Kürtlerin karşısına çıkaracak mısınız, yoksa kimi 'Türk aydın', gazetecilerini ve de 'Taha tandanslı' kimi Kürtleri o TV'den bu TV'ye gezdirip durmakla mı yetineceksiniz. Bu işlerin samimiyet ve ciddiyet istediğini bu kadar can kaybından sonra anlamanız gerekmez mi?
Şimdi referandumu 'boykot' ediyoruz. Sandıklar boş çıkacak. Bunu hep birlikte göreceğiz. Devletin ve hükümetin bugünlerde yaşadığı telaş bunun somut belirtisi değil midir?
Alınacak sonuç Türk kardeşlerimiz için uyarıcı olmalı.
Boykot, anayasa paketinin, onun 'öneminin', 'anlamının' çok ötesindedir; boykot, Kürdün 'Demokratik Özerklik' iradesinin somut dışa vuruş biçimlerinden birisi olacaktır.
Yani sandıkları boş bırakarak diyeceğiz ki, 'bizim katılmadığımız bir anayasa olamaz, şimdi yırtmak istediğiniz anayasa halka darbeyle dayatılmıştı ve şimdi yerlerde sürünüyor; yarın da böyle olacaktır; ya bizimle birlikte demokratik bir anayasa, ya da hiç... Boş sandıklar işte bu gerçeği anlatacak... Türk halkı, aydınları, politikacıları, Kürtlerin bu düşünceleri üzerinde bir kez daha objektif düşünün!
Ömer AĞIN
aginomer@hotmail.com
GOLAN KÖYÜ DERNEGİ 1. KOGRESİ Golan köyü yardımlaşma ve dayanışma dernegi toplantısı 15-08-2010 pazar günü Musa AKDOĞAN'ın ev sahipliginde golan kaplıca tesislerinde yapıldı.
Kongre ; Köyden , Karakoçan dan , izmir den , Ankara dan ,Bursa dan, Adana dan , Mersin den , Adıyaman dan , en fazlada İstanbul dan gelen golanlıların katılımıyla başladı.
Divan ın oluşumuyla ilgili verilen önerinin oy birligiyle kabul edilmesiyle divan başkanlığına Kadirye çelik (ibişhükçü) divan üyeliginede Abidin AKTAŞ ,Bülent DOĞAN getirildi.
Divan başkanlığının oluşumundan sonra Mustafa Kemal Atatürk ve Demokrasi şehitleri için yapılan saygı duruşunun ardından dernek başkanı Celal İLA kongre açılış konuşmasını yaparak , kongreye kadar geçen süreçteki kurucular kurulunun çalışmaları hakkında üyeleri bilgilendirdi. Başkanın konuşmasının ardından gündem maddelerinin görüşülmesine geçildi.
üye aidatlarının miktarının belirlenmesi amacıyla yapılan görüşmeler sonucu , aidat miktarı yıllık olarak
60 tl alınması oy birligi ile kabul edildi. Daha fazla katkıda bulunmak isteyen köylülerimizin yardımlarını bağış olarak yapmaları benimsendi.
Daha sonra söz alan konuşmacılar dernegin önümüzdeki döneme ilşkin faaliyetleri hakkında görüşler bildirdiler, köyde birtakım işlerin yapılabilmesinin ekonomik güce bağlı olduğu , bu nedenle aidat ve bağışların düzenli bir şekilde toplanarak dernegin ekonomik gücünün oluşturulmasının çok önemli olduğunun vurgusu yapıldı.
özelikle golan dışına çıkmış farklı ortamlarda bulunmuş kendini aşmış yeni nesillerin bu birlikteligiyle ,eski yaşlılarımızın '' bunlardan bir şey olmaz ''görüşünün boşa çıkarılmasının çok önemli olduğu ve bunu başarmamız gerektigi nin önemli olduğu konusunda görüş birligi saglandı, ayrıştırıcı kamplara ayırıcı faaliyetlere izin verilmemesi görüşü benimsendi.
daha sonra seçimlere geçildi . tek listenin oldugu seçim sonucunda dernek yönetimine :
1-Celal ila (başkan)
2-cihanşah şimşek
3-mehmet ali gencel
4-kemal öztürk
5-mesut aytaç
6-niyazi doğan
7-mustafa doğan
oybirligi ile seçildiler.
Musa AKDOĞAN 'ın toplantıya katılan golanlılar onuruna verdigi yemek lerin yenmesi ve bülent ila ,Erdal ila kardeşlerin verdigi konser le bir şölen havasında sona erdi.
Kogremizde ev sahipligi yaparak maddi manevi her türlü destegi esirgemeden veren sayın:Musa AKDOĞAN'a ve tesis çalışanlarına tüm golanlılar adına teşekkür ediyoruz.
ekleyen;Ahmet İbişhükçü
Ramazan amca öldüRamazan amcayı tanımıyordunuz büyük ihtimalle.
Ramazan Doğan, Seyhan Doğan’ın babasıydı. Asiye Doğan’ın da eşiydi.
Ama siz onları da tanımıyordunuz zaten.
Belki Seyhan’ın hikâyesini bir yerlerden hatırlar gibisiniz.
Kayıp edilenlerin hikâyeleri birbirine benzer. Birini okumuşluğunuz varsa hepsini hayal meyal de olsa hatırlarsınız.
Ramazan amca, 5 yıldır küçük oğlunun, böcük gözlü kuzusunun peşinde her Cumartesi, diğer kayıp yakınlarıyla birlikte Galatasaray’da oturma eylemindeydi.
Yolunuz oradan geçiyorduysa, o yoksul ve acılı kalabalık arasında onu görmüşsünüzdür. Ama acılı yoksulların yüzlerini ayırdedebilmek çok zordur.
Bu yazının armağanı Ramazan amcanın yüzü olacak. Ölmeden birkaç ay önce çekilmiş bir fotografı.
Yanındaki, Leman Yurtsever. Kendisini birkaç kez anmışlığım vardır. Aydınlık yüzüyle kayıp yakınlarının, işkence, tecavüz mağdurlarının hep yanıbaşındadır.
1995 yılını hatırlayın. Henüz açılımdan söz etmiyor, Kürtlerle en ufak yakınlık kurmaktan çekiniyorduk. Seyhan Doğan 13 yaşındaydı. Mardin Dargeçitliydi. Zaten anılarımızda hep o yaşta kaldı. 1995 yılının 29 Ekim gecesi, askerler evlerini bastı. 13 yaşındaki Seyhan, 9 yaşındaki kardeşiyle birlikte gözaltına alındı. Askerin hükmünden sual olunmazdı elbet.
Ama anası Asiye Doğan askeri tabura gitti. Oğulcuklarını sormaya. “Merak etme, çocukların gelir” deyip yolladılar evine.
Birkaç gün sonra Hazni’yi serbest bıraktılar. Tekrarlıyorum, Hazni 9 yaşındaydı. Benim oğlumla yaşıtmış o zaman. Uzun tatilini oyundan oyuna koşarak geçiren nazlı oğlumla.
Hazni, eve döndüğünde artık tanıdıkları çocukları değil. Büyüyüvermiş bir çırpıda. İşkence gördüklerini anlatıyor ailesine. Filistin askısını tarif ediyor. Tekrar ediyorum, 13 yaşındaki ağabeyi Seyhan’ı askıya ters astıklarını anlatıyor 9 yaşındaki Hazni. Ona çok ağır işkence ettiklerini anlatıyor.
Seyhan, yok ortalarda. Akıbetini öğrenmeye çalışan ailesi çaresiz. İtilip kakılıyor. Ellerinden tutan, başlarını okşayan kimseleri yok. Kime başvursalar, nafile. Oğullarından haber yok.
Bunun üstüne Asiye Doğan MED TV’ye çıkıyor. “Ben devletten davacıyım” diyor. “Oğlumu istiyorum” diyor.
13 yaşındaki Seyhan’ı kaybeden devlet Asiye’yi de kaybediveriyor. Anacık da oğlunun peşinden o zifiri karanlığa dalıyor. Ailenin başvurduğu resmi makamlar, Asiye’nin gözaltına alındığını inkar ediyorlar.
Ama aile yılmıyor. Hepsi aynı zifiri karanlığa gönderilmeye razı. “Haydi, kaybedin hepimizi.”
11 gün sonra Asiye de o kanlı araftan dönüyor. Serbest bırakılıyor. Oğlunun peşinden ateşe dalan ana çok ağır işkenceden geçmiş. Sağlığı bozulmuş. Perişan halde. 11 günde kocamış.
Asiye Doğan, Seyhan’ını kaybetmenin kahrı ve gördüğü işkencelerin yardımıyla hayatını kaybetti.
Bu arada Seyhan’ın hesabını vermeyen, akıbetini bilmezden gelen, işlediği cinayeti inkar eden devlet, ailesinin bilgisi dışında, Seyhan’ı öldü diye nüfus kütüğünden düştü.
Anası ölünce Ramazan Doğan tek başına sürdürdü mücadelesini. Seyhan’ın izini sürdü. O da gözaltına alındı. O da gözaltında devletin şefkatinden nasibini aldı. Gördüğü ağır işkenceler sonucu ellerini kullanamaz hale geldi.
Ama kar kış demeden, her Cumartesi Galatasaray meydanındaydı. Kucağında oğlu Seyhan’ın fotografıyla.
Bu ailenin başına gelenlerin yegane nedeni, korucu olmayı reddetmişlikleriydi. Silahlanmayı reddetmenin bedelini hayatlarıyla ödediler.
Ramazan amcanın da 24 Ağustos günü kalbi dayanamayıp çatladı.
Ananın da babanın da oğullarının hiç değilse mezarına kavuşabilmeye ömürleri yetmedi.
Şefkat küpü Başbakanımız Cumartesi Anneleri kendisine sorulduğunda, “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi anneleri birileri tarafından kullanılıyor” buyurmuştu, hatırlarsınız.
Ramazan Doğan da 31.07.2010’da Galatasaray’daki 279. Oturmada Başbakan’a şöyle sesleniyordu:
“Ben Ramazan Doğan. Gözaltında kaybedilen Seyhan Doğan’ın babasıyım.
29 Ekim 1995’te, gece saat 03.00 sıralarında Mardin-Dargeçit’teki evimize askerler tarafından düzenlenen baskın esnasında 13 yaşındaki oğlum Seyhan Doğan 9 yaşındaki kardeşi Hazni ile birlikte gözaltına alındı. Olayın hemen ardından eşim Asiye Doğan, Dargeçit’deki Tabur’a giderek “çocuklarım nerede?” diye sordu. “Merak etme, gelirler” diye cevap verdiler. Eşim ertesi gün tekrar Tabur’a gitti bu sefer “ senin çocuklarını bıraktık, eve gittiler, bir daha gelme” dediler. Birkaç gün sonra 9 yaşındaki oğlum Hazni’yi serbest bıraktılar. Hazni bütün olanları bize anlattı. Çocuklara işkence yapmışlar, filistin askısına asmışlar... Ama Seyhan’dan bir daha haber alamadık. Annesi her gün Seyhan’ı soruyor , dilekçeler veriyordu. Aramaktan vazgeçmeyince onu da gözaltına aldılar 11 gün kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken ağır işkence gördü ve sağlığı bozuldu. Seyhan diye diye öldü. Eskiden Galatasaray’a o gelirdi. Şimdi onun yerine ben geliyorum.
Bizim bilgimiz dışında nüfus kütüğümüze Seyhan’ın öldüğünü yazmışlar. Başbakan bizi suçlayacağına bu kaydı düşenleri araştırsın. Benim oğlum daha çocuktu onu benim kucağımdan alıp götürdüler. Başbakan ne yaptığımı bilmiyorsa söyleyeyim; ben oğlumun kemiklerini arıyorum...”
|